Ahirete İman Ne Demektir

Konusu 'Dini Bilgiler' forumundadır ve Nehir tarafından 8 Ocak 2014 başlatılmıştır.

  1. Ahirete İman Nedir

    Ahiret, dünya ötesi alem, ölümden sonra başlayacak olan ebedi hayat, insanın bu yer yüzünde yaşarken yaptıklarının hesabını vereceği hüküm günü gibi anlamlarda kullanılır. Her müslüman, imanın altı şartından birini oluşturan Ahiret gününe inanmakla yükümlüdür. Kıyamet (kalkmak, ayağa kalkmak, Saa(t), Yevmü’l-Haşr (Mahşer günü), Yevmü’d-Din (yapılanın karşılığı görülecek gün) gibi terimler de Ahiret günü ile eş anlama gelir.

    Ahiret günü, kıyametin kopmasıyla başlamış olur. O da iki nefha (soluk, üfürme), ile vukua gelecektir. Önce, dünyanın sonu geldiğinde, büyük meleklerden İsrafil, Sur adı verilmiş olan -niteliğini ancak Allah’ın bildiği- bir ses aracına öylesine üfürecek ki, bundan çıkacak korkunç ve dehşetli gürültü, sarsıntı, canlı alemin hayat sonunu getirecek. Kur’an-ı Kerim’de Kıyametin korku ve heyecan uyandıran eşsiz tasvirleri vardır. Birkaç misal, sorunu daha iyi aydınlatabilir: “Ey insanlar, Rabbinizin azabından sakının. Çünkü o saatin zelzelesi (kıyamet) büyük bir şeydir. Onu göreceğiniz gün emzikli analar emzirdikleri çocuklarını bırakıp unutacaklar, gebe kadınlar vakitsiz doğuracaklardır. Ey insanoğlu, sen de insanları sarhoş göreceksin; oysa gerçekte onlar sarhoş değillerdir. fakat Allah’ın azabı pek çetindir.”

    “Kıyamet gelecektir, onun kopmasında şüpheye neden hiçbir şey yoktur. Allah kabirdekilerini kaldıracaktır (diriltecektir).”

    “Güneş tortop olup ışığı kalmadığı zaman, yıldızlar kararıp düştüğü zaman, dağlar yerlerinden oynadığı zaman … denizler birbirine karışıp kaynaştığı zaman … amel defterleri açılıp yayıldığı zaman, gökler büküldüğü zaman, cehennem daha ziyade kızıştırıldığı zaman, cennet, müminlere yaklaştırıldığı zaman: Her insan dünyada ne hazırlamış ve ne yapmış ise onu bilecektir.”

    Kıyametin kopuşundan bir süre sonra Cenab-ı Hakk’ın buyruğu ile ikinci nefha (Sur’a üfürülme) meydana gelecektir. Bu, bütün insanların yeniden dirilişi işareti olacaktır. Herkes yattığı yerden kalkacak ve Mahşer Alanı’nda toplanacaktır. Böylece ruhlar yeniden cesetlere girmiş olacak ve Hasr-i ecsad denilen cesetlerin haşri gerçekleşecektir. İnanışa göre, nitelikleri insanlarca bilinemeyen ruhlar, kişinin ölümü üzerine, geçici olarak başka bir aleme göçer, orda iyi veya kötü oluşlarına göre ya rahat içinde bulunurlar, ya da azap çekerler. O aleme de: “Berzah alemi” adı verilmiştir. İnsan ölüp te kabre konulduktan hemen sonra -İslam inanışı uyarınca- Münker ve Nekir adındaki iki melek tarafından: “Rabbin kimdir? Peygamberin kimdir? Kıblen neresidir?” gibi sorularla sınava çekilir: İşte halk arasındaki “Kabir sorusu” budur.

    Ahiret hayatında ilk önemli iş Mahşer’deki sorguda yüz aklığı ile çıkabilmektir. Müslümanların umudu, o korkulu günde sevaplarının, günahlarından daha ağır çekmesi, Hz. Muhammed‘in şefaatına kavuşma ve cennete layık görülmedir.

    Çünkü Mahşer’de herkesin “Defter-i a’mal”i kendisine verilecek, dünyada yaptıkları tartılacaktır. Ona göre işlem yürütülecek ve bir çok müslüman Hz. Muhammed‘in şefaatına nail olacaktır. Herkes “Sırat Köprüsü”nden geçecektir. Bu köprüden rahat geçebilenler cennete girecek, geçemeyenler de cehenneme düşecektir … Ancak bütün bu olayları, şu dünyamızdaki benzerleriyle -tabi eğer varsa- mukayese etmek, karşılaştırmaya kalkışmak yanlış olur. Bu bakımdan Ahiretteki sorunları, bu dünya sorunlarıyla ölçmek, onları kendi küçük akıllarımızla değerlendirmek doğru olmaz. Mesela İsrafil’in Sur’unu dünyadaki bir boruya, sevap ve günahların tartılacağı teraziyi, dünyadaki terazilere benzetmek; amel defterlerini, okul defteri gibi düşünmek insanı içinden çıkılmaz hatalara sürükler. Böylece Sırat Köprüsünü de, Boğaziçi Köprüsü gibi, bu dünya köprüsü türünden sanıvermek gaflete düşmek olur. Ahirete ait bu özelliklerin gerçek niteliklerini ancak Allahu Taala bilebilir. Biz O’nun kulları: Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şerife’de açıklandığı kadarına iman eder, onların varlığına inanır, fakat detaylara girme gereğini duymayız. Böylece cennette, her türlü nimetin bulunduğunu, hatır ve hayale gelmeyen bütün imkanların cennet halkına bağışlanacağını, Allahu Taala’nın da, müminlere, zaman ve mekandan münezzeh Allahlık şanına layık olarak tecelli edeceğini bilir ve bu hususlara inanırız. Ama ayrıntılarını bilemeyiz. Aklımız ve hayalimiz bunları tam tamına oldukları gibi kavramaya yeterli değildir. Cehennemin de kafirlerle günahkarların yeri olduğuna, ateşli bir azap kaynağı niteliğiyle içine düşenlere dayanılmaz ıztıraplar çektirdiğine inanırız. Ama onun da bütün özelliklerini bilemeyiz ve dünyadaki ateşlerle de karşılaştırmamız doğru olmaz. Günahkar Müslümanların, bir süre, cehennemde yandıktan sonra Allah tarafından bağışlanıp cennete konulacaklarına da inanıyoruz.

    Ahiret bahsinde, aklın sınırlarını aşar gibi görünen hususların doğruluğundan kuşku duymamakla yükümlüyüz. Çünkü önce bunlar Kur’an-ı Kerim’de defalarca zikredilmiştir. Sonra da hiç şüphe yoktur ki: Allah her şeye kadirdir. O ne isterse, derhal olur