Allah'a İman Ne Anlama Gelir

Konusu 'Dini Bilgiler' forumundadır ve Nehir tarafından 8 Ocak 2014 başlatılmıştır.

  1. Allah'a İman Ne Demektir

    İman sözcüğü, sözlüklerde genellikle, kutsal inanç, gerçekleme anlamındadır. Terim olarak: “Hz. Muhammed’e, Allahu Taala tarafından bildirilen bütün ilke ve buyrukların doğruluğunu, gerçekliğini dille ikrar ve gönülle tasdik”tir. iman sahibine: Mümin ve iman edilen esaslara da: Aka’id, imanın şartları, yaygın bir deyimle Amentü ilkeleri denilir. İslam deyimi itaat (boyun eğme) uyma (inkıyad), teslimiyyet
    (din buyruklarını olduğu gibi kabul etmek) anlamlarını kapsamakla beraber, o da, “Allah’a itaat, peygambere bildirilenlere uymak ve teslim olmak” demek olduğundan, birçok bilginler, iman ile İslamı müteradif (eşanlamlı) saymışlardır. Ancak imanın ameli gerektirmediği, yani her imanlının, mutlaka, İslamın bütün şartlarını yerine getirdiğinin söylenemeyeceği üzerinde de durulmuştur.

    İslamın “livaü ‘l-hamd”i (hamd sancağı, iman bayrağı) “kelime-i tevhid“tir ki, şu mübarek sözlerden ibarettir:

    “La ilahe ill’Allah Muhammedu’r-Resül’Allah”

    “Allah’tan başka hiç bir ilah yoktur; Muhammed, Allah’ın Elçisidir” Bu tevhid kelimesinde, itikad (inanç) ilkelerinin tümü özet halinde var olduğu cihetle: imanın en mücmeli (kısaltılmış şartları) mevcuttur. Çünkü Allah’a inandıktan, O’nun birliğini tanıdıktan ve Hz. Muhammed’in onun elçisi olduğunu da kesin olarak kabul eyledikten sonra, Allah resulünün tebliğ ettiklerinin de doğruluğuna, gerçekliğine, doğal olarak, inanılmış ve bunlara uymanın zorunluğu belirlenmiş bulunur.

    İcmali iman (ayrıntılarına girilmeyen iman) kavramından sonra asıl bilinmesi ve öğrenilmesi gereken tafsili iman (ayrıntılı şartlarıyla iman) olup; bu da, bütün müslümanların “Amentü bi’llahi … ” diye başlayan ve altı ilkeyi içine alan, Hz. Peygamber’in bir hadis-i şeriflerinin sözlerinden başkası değildir: İşte, şimdi “zaruriyyat-i diniyye” (dini zorunluluklar) diye adlandırılan bu altı şartı bir bir, kısaca, tanıtabiliriz. Amentü’nün Arapça metni ve Türkçe çevirisi:

    “Amentü bi ‘Ilahi ve melaiketihi ve kütübihi ve rüsülihi ve ‘l-yevmi ‘l-ahiri ve bi ‘l-kaderi hayrihi ve şerrihi minellahi teala. Ve ‘l-ba’sü ba’de ‘l-mevtl hakkun. Eşhedü en la ilahe ill’ Allah ve Eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resülüh.” (Ben Allah’a, O’nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kaderde -hayır olsun, şer olsun (ne varsa). Allah’tan olduğuna inandım. Öldükten sonra dirilmek haktır. Şehadet ederim ki: Allah’tan başka Allah yoktur, ve yine şehadet ederim ki, (Hz.) Muhammed, O’nun kulu ve kitaplı elçisidir.)

    Evreni yaratan, varlıklara hayat veren, insanı yaratıkların en şereflisi yapan, günü gelince öldüren ve sonra yine diriltecek olan Allah vardır, birdir, eşi ve ortağı yoktur. Her şeyi O yaratmıştır, O eğitmiştir olgunlaştırmıştır. O’nun varlığı vaciptir. O öncesiz olduğu gibi (ezeli) sonsuz ölümsüzdür de (ebedi). Zamandan ve mekandan münezzehtir (uzaktır). Doğmamıştır ve doğrulmamıştır. Hiç bir işinde bir yardımcıya ihtiyacı yoktur. Neyi murad etse derhal, “OL” der, hemen oluverir. Varlığının devam etmesine, zerre kadar, hiç bir şeye gereksinme duymaz. Onun varlığı öncesinden sonsuza kadar her şeyi ihata etmiş, kuşatmıştır. Gücü her şeye yeter. Buyrultusu bütün evrene kesin bir yasa niteliğindedir.

    Bu yazdıklarımız Cenab-ı Hakk’ın zatı ve sıfatı konusunda söylenebileceklerin çok küçük bir bölümünü oluşturur. Allah’u azimüşşan’ın bütün noksan sıfatlardan münezzeh olduğu, kudret ve büyüklüğünün sınırsız bulunduğu, her şeyi gördüğü, her şeyi işittiği şüpheden uzak olarak kesinlikle bilinir.

    Yarattıklarının hepsi onun emrine bağlıdır. Yaptığı her şeyde bir hikmet (bilgelik) vardır. Ve O’nun hikmetinden sual olunmaz. işlediklerinden sorumlu değildir. Yalvaranları, günahkarları bağışlayan O’dur. Sadece O’na ibadet edilir. Ne istenecekse, yalnızca, O’ndan istenir. Ne yazılsa, ne söylense yine Allahu Taala’run büyüklüğünü, kudretini hakkıyla ifadeye yetmez.

    Bilginler, Allah’a imandan bahsederlerken, O’nun varlığı konusunda akli ve nakli kanıtlar ileri sürerler ve bunları onsekiz bin alemi yaratan Halik’ın varlığını ispat için kullanırlardı. Ama bazı irfan sahipleri, hiç bir kanıta muhtaç olmadan, Allah’ın varlığına bütün varlıklarıyla inanmışlardır. Delilin şüphe mahsulü olması ihtimalini sezerek bu yola gitmişler, yahut bütün evrenin Allah’ın eseri olduğunu ve onun varlığının her yerde, her şeyde açık seçik temaşa edilebileceğini hissetmişlerdir.