Atatürk İçin Bestelenen Marş

Konusu 'Mustafa Kemal Atatürk' forumundadır ve Lavinia tarafından 7 Kasım 2013 başlatılmıştır.

  1. Doktor Şükrü Şenozan şöyle anlatıyor:

    "Gazinin İzmir'e geleceği haber alınınca, fırka (parti) ve Türkocağı arkadaşlarımın, teşriflerini kutlamak için, bir beste yapılmasını düşünmüşler. İki gün çalıştım, marşa benzer bir beste yaptım:
    Halkı teşririnle ettin şâdgâm
    Sen getirdin mülkeistiklâl-i tâm
    Dest girindir senin Rabb-ül enâm
    Sihhatindir virdimiz hep subh-u şâm
    Anlamı şöyle :
    Halkı teşrifinle çok sevindirdin
    Sen getirdin memlekete istiklâli
    Allah senin koruyucundur
    Sabah akşam duamız senin sağlığındır.
    Gazi geldi, besteyi dinletmek için fırsat kolluyordum. Buna muvaffak olamazsam, notasını takdim edecektim.
    Gideceği gece fırsat belirdi. Vali ve hanımı, evlerinde, Gazi'nin şerefine bir balo tertip etmişlerdi. Baloda çalacak caz takımına besteyi verdim. Provaları yapıldı. Baloya İzmir'de bulunan bir çok aile çağırılmıştı.
    Saat on buçukta Gazi mâiyeti erkâniyle ve askerî zevatla geldiler. Çok neşeli görünüyorlardı. Baloyu da şevki ile doldurdu.
    Dansı açtıktan sonra, kendisine hazırlanan yerde, dostlarıyla sohbete koyulmuştu. Ben marşı dinletmek telâşı içinde, büfe ile Gazinin bulunduğu yer arasında gidip geliyordum. Bir aralık yanına sokulacak fırsat buldum.
    - Dans bitince dinleyelim, dedi.
    Caza söyledim. Dan bitti, birkaç dakika sonra, marş çalmaya başladı, çiftler de piste can attılar. Bu hal Gazinin hoşuna gitti, gülerek::
    - Doktor, senin marş ne güzel fokstrot oynatıyor, dans bitince tekrar etsinler, dinleyelim, tebrik ederim, çok güzel olmuş, dedi.
    Dinletilmek istenmeyen, fakat ATATÜRK'ün dinlemek istediği marş :
    "Bir yaz günüydü, fırka (parti) başkanlığından aldığım bir telefonda, birkaç güne kadar Gazi'nin İzmir'i teşrif edecekleri, içerisinde cumhuriyet ve istiklal kelimeleri olan bir marş bestelenirse, iyi olacağı bildiriliyordu. Üç günde güfte ve besteyi hazırladım.
    Ey güneşin yer yüzünde eşi
    Ey Türklerin can evinde güneşi
    Nur elinle yükseldi şanlı hilâl
    Senin lütfun cumhuriyet istiklâl
    Bu vatanı kurtaran Arslan sensin
    Türk gencinin kanında can sensin
    Ey ATATÜRK bin yaşa
    Bestenin, güzel sesli bir kız tarafından solo olarak, saz refakatinde okutturulması kararlaştı. Okuyucu bin zorlukla ailesinden kopara bildik. Provalar yapıldı.
    Gazi ile gelen mebuslar arasında merhum Vasîf Çınar da var. Okunacak parçanın önce kendisi tarafından dinlenmesini istemiş. Akşam üstü fırkada (partide) marşı dinlettik. Okuyan kıza teşekkür etti ve kız gittikten sonra bana:
    - Olamaz. Bu alaturkadır, demez mi?
    Türkocağı başıma yıkılıyor sandım:
    -Aman beyim, bu makam nihaventtidir, alafranga makamlardan biridir, minörden beynelmilel basit yürüyüş temposundan ibarettir. Bu kızı ailesinden zorla kopardık, çok da üzüldük, emeklerimiz boşa gitmesin.
    - Olmaz kardeşim, diye direndi.
    - Şu halde, bir zeybek havası oynatmak için, bundan sonra Türkocaklarında Karmen mi çaldıracağız ?
    - O başka şey, onun hususiyeti vardır diye kestirip attı.
    Münakaşa faydasızdı. Bestenin sözsüz olarak cazla çalınması da mümkündü. Vasıf bey farkında olsa bile, cazı susturamazdı. Belki Gazi'ye de bahsedebilirdim, diye düşündüm.
    Gece, Gazi teşrif etti. Ocağın davetlilerle dolu salonunda, arada bir dolaşıyor, bazılariyle görüşüyor, zâhirde (görünüşte) eğlence ve neşe dolu bu toplantıda keşfettiği zekâ ve bilgi sahipleriyle, her zaman yaptığı gibi içtimâî, ilmî, edebî münazaralar açıyordu. Ortada bir gurupla sarılmış, yüksek sesle konuşmaya başlamıştı.
    Kiminle, ne üzerine konuştuğunu anlamak için, yaklaştım, halkanın dışında dinlemeye başladım. Tam karşımda, yüksekçe bir yerde duran Vasıf beyin pırıl pırıl ışıldayan gözlük camları uzaktan gözlerimi kamaştırıyordu.
    Gazi, İzmir adliye tabibi merhum Mustafa beyle, bir Alman feylezofu hakkında münakaşaya dalmıştı. Doktor, Avrupa'da tahsil görmüş, cerbezeli (Sözünü sakınmadan beceriyle konuşan) bir adam olmakla beraber, Gazi ile konuşmasında ifadeleri lâübâli (Fazla teklifsiz) ve cüretli idi, kiminle konuştuğunu düşünmüyordu. Sıkıldım, oradan ayrılmak istedim. Tam bu sırada beni görmüş.
    - Doktor, diye seslendiğini işittim. Eğilerek kendisini hörmetle selamladın.