Atatürk İnkılapları Niçin Yapılmıştır Kısaca

Konusu 'Ödevmatik' forumundadır ve Ayaz tarafından 7 Haziran 2014 başlatılmıştır.

  1. Atatürk İnkılapları Neden Yapılmıştır Kısaca

    Atatürk’e yönelik bu devrimlerin amacı; Türk Milletinin son asırlarda geride kalmasına neden olan tüm kurumları kaldırarak adına halkın karakterine , şartlara ve çağın gereklerine cazip ve ilerlemeyi sağlayacak yeni kurumlar kurmak ve Türkiye’yi muasır medeniyetler seviyesine çıkartmaktır .
    Osmanlı Devleti’nin içte ve dışta saygınlığını yitirmiş , vatandaşın sorunlarını çözmekten uzak hale gelmiş , ekonomisi bozulmuştu . Büyük devletler , Osmanlı Devleti’ne verdikleri borçların karşılığı olarak , üretilen malların çoğuna el koymaktaydılar .
    Birbiri ardı sıra yapılan savaşlar ve ayaklanmalar halkı bezdirmiş , topluluk düzeni bozulmuştur . Vergiler adaletsizdi . Yasa karşısında kimseye eşdeğer davranılmıyor ve millet gittikçe ek olarak da fakirleşiyordu .
    Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşından da mağlup çıkınca , ülke öte devletlerce işgale uğradı . Bundan Hemen Sonra Osmanlı Devleti , fiilen çökmüş , yanlızca ismen varlığını devamı ettirmekteydi . Padişah kendisinin canının ve tahtının kaygısına düşmüş , işgal devletleri ile işbirliği içerisindeydi . Vatanın ve halkın kurtarılması gerekiyordu . Bu da ancak yeni bir hükümet ve rejimi kurarak yapılabilirdi .
    Atatürk ve arkadaşları Türk Milletini bu durumdan kurtarmak amaçlı Kurtuluş Savaşını başlatmış , Samsuna çıkışından hemen sonra Erzurum ve Sivas Kongrelerini yaparak Anadolu’nun 4 bir yanından gelen temsilciler ile bir arada vatanı kurtarmak amaçlı çalışmaya başlamışlardır . Bitiminde 23 Nisan 1920′de Ankara’da TBMM açılmış ve yeni bir Türk Devleti , Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş oldu . Bu yeni hükümet içte padişah hükümetine , dışta işgalci düşmanlara karşı büyük bir uğraş başlattı . Vatan toprakları düşmandan temizlendi . Hemen Sonra da padişahlık idaresi kaldırıldı . Adına , mantık , gerçekçi , ilerici bir yönetim kuruldu . Atatürk’ün yaptığı devrimlerle bugünkü modern Türk topluluk düzeni oluşmuş oldu .
    CUMHURİYET’İN İLK YILLARINDAKİ DURUM
    Fransız inkılâbının mahsulü olan cumhuriyet fikri , Türkiye’de Osmanlı Devleti’nin yıkılışıyla beraber kurulan yepyeni devletin hükûmet şekli olarak ancak 1923 yılında benimsenmiştir . Cumhuriyetin ilânı sürecine gelinceye civarında Osmanlı toplumunun yenileşme çağından geçtiği de hatırlanırsa Cumhuriyetin ilânı meselesini sâdece 1923 yılı Ekim ayında aniden ortaya çıkmış bir sosyo – kültürel davranış olarak değerlendirmemek gerekir . Cumhuriyetin ilânına giden yolda Osmanlı toplumunun bilhassa Meşrutiyet devrinden bu yana gerek toplumsal hayatında gerekse hukukî yapısında gerçekleştirdiği yenileşme hareketlerindeki dönüm noktaları unutulmamalıdır .
    Cumhuriyete giden yol…
    Osmanlı Devleti’nde , hükümranlık haklarının Osmanlı toplumu lehine birçok cüz’î ölçüde de olsa sınırlandırılması yolundaki ilk teşebbüs Ayanlar’ın Osmanlı Padişahı ile akdettiği Sened – i İttifak’tır . Bu anlaşma ile bir takım siyasî hakların elde edilmesi ve yönetimin ilk defa güçsüz da olsa sınırlandırılması olası olabilmiştir . 1839 yılında ilân edilen Tanzimat Fermanı ile ilk defa Osmanlı padişahının yetkileri üstünde yasa gücünün varlığı onay ediliyordu . Bu özelliği ile Tanzimat , hukuken bağlayıcı olup , padişahın yetkilerini sınırlamaktaydı . Ancak bu ferman anayasalı bir davranış özelliğine sahip olmayıp bir taraflı bir irade beyanından bir başka şey değildi . Tanzimat Fermanı , mutlak yetkilere sahip bir hükümet başkanını dünyevî ve beşerî mânâda müeyyidesiz de olsa kendisinin talebi ile yetkilerini sınırlayan ve yasa üstünlüğünü ortaya çıkaran bir belge olarak demokratik gelişmelerin başlangıcı sayılı . Bununla beraber aydınlarımız Tanzimat dönemini siyasî düzen durumundan mutlakıyetle millî hâkimiyet rejimi aralarında bir intikal devresi olduğunu da ifâde etmektedirler .
    1876 yılına gelindiğinde gerçekleştirilen I . Meşrutiyet’in ilânı , anayasalı yepyeni bir sistemin ortaya çıkmasını sağlamış , bu tarihten bu yana Türk siyasî hayatında anayasalı dönem başlamıştır . Bu gelişim cumhuriyete giden yolda mühim bir dönem olarak onay edilebilir . Bu mühim gelişmeye rağmen I . Meşrutiyet Anayasası hükümet şeklini monarşi dışına taşıyamamıştır . Saltanat tekrardan babadan oğula intikal etmiş ve tekrardan bir takım müesseselere atama padişah açısından yapılmıştır . Hâkimiyet bu anayasaya göre millete değil , Osmanlı soyuna aitti . Ancak bilindiği buna benzer Osmanlı’nın hükümet telâkkisinde hâkimiyetin kaynağı Tanrı’dır . Ortaya çıkan mevcut bu yepyeni duruma rağmen 1876 Anayasası ile Osmanlı Devleti’nin dinî telâkkilere dayalı bir hükümet olma vasfını kaybettiği söylenemez . Tüm bu gelişmeler akabinde Meşrutiyet anayasalarının Batı’lı mânâda ifade kazandıramadığı ” Millî Hâkimiyet ” kavramı; siyasî hayatımıza ancak Atatürk ile beraber girmiştir .
    Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde yaşanan sıkıntılardan istifade etmeye çalışan ve Batı’dan iktibas ettikleri birkaç bilgiyle donanmış bir takım aydınlar , millî bir hükümet meydana getirme hususunda İslâm’ı başlıca engel olarak görmüşlerdir . Hâlbuki o dönemde Cumhuriyet , sanılanın aksine İslâm’ı terk etmek sûretiyle bir başka dine intisap etme niyetinde olmamıştır . Çünkü bu süreçte Cumhuriyet’in aradığı hem çağdaş aynı zamanda Türk olan İslâm dininden bir başka şey değildi .
    Bütün bunlara rağmen seksen senelik Cumhuriyet kendisinin insanını hiçbir dönemde etnik farklılığı nedeniyle toplumsal ve siyasî hayatından dışlamamıştır . Türk toplumu ” ırk ” mefhumu üzerine değil , ” halk ” mefhumu üzerine kuruludur . Cumhuriyet’in kuruluşunda rejime kimlik kazandıran ve ifade yükleyen aydınlardan biri olan M . Kemal Paşa da bu şuurla davranış ederek ” Ne sevinçli Türk olana ” adına ” Ne sevinçli Türküm diyene ” lafzı ile çıkma noktasını göstermiştir . Dolayısıyla Cumhuriyet’i kuranların kafalarındaki halk mefhumu , bu ülkenin yurttaşlarının hiçbir başkalık yapılmadan bütünüdür ve söz konusu omar bu halk , hâkimiyetin yegâne sahibidir . Birtakım ideolojik saplantılardan yola çıkılarak , Türk kimliğini tartışmak ve bütüncü yönünün dumura uğradığını ifade etmek seksen yıl öncelik olarak tesis edilen yepyeni devleti anlayamamak hatta kabullenememek anlamına gelir .
    Maksatlı bir biçimde , zenginlik olarak onay edilmesi gerekli olan , halkın bünyesindeki her farklılığı abartarak yansıtanlar ve bu farklılıklardan yola çıkarak etnik bölücülük yapanlar , bizatihi ırkçı olanlardır . Bu anlamda düşünüldüğünde ” Türkiyelilik ” kavramını dillendirenler ve kendilerinin Türk milletinden değişik olduklarını vurgulayarak etnik farklılıkları kurcalayanlar , tüm hayatlarını ve siyasetlerini etnik çeşitlilik üzerine kuranlardır . Bu Sabah bir takım yarım kafalı kağıt üstünde aydınların yazılarında Cumhuriyet’in ilk senelerinde ” ırkçılığın devletin resmî ideolojisi hâline geldiğini ” ima etmeleri , Türk kimliğinin sıkıntılı olduğu iddiasını ispata yöneliktir . Bu tür iddialarla yapılmak istenen ise Cumhuriyetin sahip olduğu kimliği problemli göstererek , Türk kimliğinin bütüncü yönünü gizlemek ve inkâr etmektir . Ülkemizdeki oportünistler , kozmopolitler ve etnik bölücüler Türk kimliğinden rahatsız diye , ” Türkiyelilik ” adıyla yepyeni bir kimlik ihdas etmeye çalışmak yepyeni Türk devletini ve Cumhuriyeti kuran ” Kuva – yı Milliye Ruhu ” nu reddetmek anlamına gelir . Bu Sabah Türkiye’de soy ve kültür durumundan çatısı altında toplanılacak bir ve bir kimlik olarak Türk kimliği ve bu kimliğe bağımlı bir siyasî yapılanma yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti mevcuttur