Çanakkale Savaşı İle İlgili Ünlü Şairlerden Şiirler

Konusu 'Ünlü Şiirler' forumundadır ve Lavinia tarafından 21 Ocak 2013 başlatılmıştır.

  1. ünlü şairlerin çanakkale savaşı ile ilgili şiirler

    Çanakkale Destan Çanakkale İnsan

    I

    Hangi çılgın bu savaşın kurduysa kurgusunu;

    Düşünmeliydi yok oluşun kaçınılmaz sonucunu.

    Kolay değil inip gemilerden çıkmak tepeleri

    Kim gelirse bir daha; çok ağır öder bedelini…



    Bir şafaktan kalma sarı saçlı çocuklar;

    Şimdi yatıyor Anzak Koyu’nun mavi sularında,

    Tarih nasıl yazılırmış öğrendiler;

    Çanakkale topraklarında…

    Yenilmiş; başları önde dönerken ülkelerine;

    Ulus olma bilincini verdik;

    Katık etsinler diye geleceklerine…



    Denizin üstünden düşman geldiler;

    Öldüler, toprağın altından dost gittiler…

    Çanakkale Destan! Çanakkale İnsan!



    II

    Savaşta düşman, barışta dost olduk,

    Anıtlar diktik, bayrak çektik; selama durduk…

    Haber saldık: Söz verdik ölenlerin analarına,

    “Ağlamayın! Silin göz yaşlarınızı,

    Onlar sonsuza dek bizimle kalacaklar,

    Mehmetçik ile yan yana yatacaklar,

    Çocuklarınız-çocuklarımız;

    Çanakkale topraklarında uyuyacaklar…”



    O günden, bu güne kalan sarı saçlı çocuklar!

    Bir daha gelirseniz denizlerimize:

    Dost gelin! Getirin sevginizi gemilerinizle,

    Biz yine orada olacağız kır çiçekleri ellerimizde…



    Denizin üstünden düşman geldiler;

    Öldüler, toprağın altından dost gittiler…

    Çanakkale Destan! Çanakkale İnsan!

    Toprak: Vatan! Altında yatan; Ölümsüz Atam!

    Tevfik Yalçın


    Çanakkale

    “Söyle arkadaşım “dedi Anadolulu Mehmet
    Yanıbaşında ki Anzak erine
    “Nerelerden kopup gelmişin
    Neden çökmüş bu mahsunluk üzerine”
    “DÜNYANIN ÖBÜR UCUNDAN” dedi gencecik Anzak
    “Öyle yazmışlar mezar taşıma
    Doğduğum yerler öylesine uzak
    Örtündüğüm topraksa gurbet bana”
    “Dert edinme arkadaşım” dedi Mehmet
    “Değil mi ki yurdumuzun koynundasın ilelebet
    Sende artık bizdensin
    Sende bencileyin bir Mehmet”
    Çanakkale toprağının
    Üstü cennet altı mezar
    Kavga bitmiş mezarlarda
    Kaynaş olmuş yiten canlar
    “Ya sen” dedi Mehmet
    Oyun çağındaki İngiliz erine
    “Yaşın ne senin kardeş
    böylesine erken buralarda işin ne”
    “Yaşım sonsuza dek on beş”
    dedi ufak tefek İngiliz eri
    “Köyümde askercilik oynar
    coştururdum trompetle bizimkileri
    Derken kendimi cephede buldum
    Oyun muydu gerçek miydi anlamadan
    Bir sahici kurşunla vuruldum
    Sustu boynumdaki trompet
    Son verildi böylece oyundan bozma işime
    Gelibolu’da bana bir yer kazıldı
    Mezar taşıma ON BEŞİNDE TRAMPETÇİ yazıldı
    Öyküm de künyem de bundan ibaret
    Yağmur yağıyordu usul usul toprağa
    Gözyaşları düşerek üstüne sanki
    Damla damla ağlıyordu uzaktan uzağa
    Sahibini yitiren bir trompet
    “Ya sizler” dedi Mehmet
    Dünyanın dört kıtasından
    Mezar dolusu erlere
    “Hangi rüzgar savurdu sizleri
    bu bilmediğiz yerlere”
    Kimi İngiliz’di kimi İskoç
    Kimi Fransız dı kimi Senegalli
    Kimi Hintli kimi Nepall
    Kimi Avustralya’ dan Yeni Zellanda ’dan Anzak
    Gemiler dolusu asker
    Her biri niye geldiğinden habersiz
    Gelibolu’nun oya gibi koylarından sızarak
    Tırmanmışlardı dağa bayıra
    Siper siper yara gibi yarılan toprak
    Mezar olmuştu savaş ardından onlara
    Kiminin BURADA YATTIĞI SANILIR
    Kiminin ADI BİLİNSE DE MEZARI BİLİNMEZ
    Kiminin de mezar taşında
    On altı,on yedi on sekiz yaşında
    EBEDİ İSTİRAHATE ÇEKİLDİĞİ yazılı
    Çanakkale topraklarında
    Her birinin erken biten yaşam öyküsü
    Eski yazıtlar gibi taşlara böyle taşlara böyle kazılı
    “anlamaz mıyım”dedi “halinizden kardeşler”
    adına yazılı taşı bile olmayan asker
    Anadolulu Mehmet
    “Bende yüzyıllarca yaban ellerde
    Neyin uğruna bilmeden can vermişim
    Kendi yurdum uğruna can vermenin tadına
    İlk kez Çanakkale’ de ermişim
    Uğrunda can verdikçe vatanlaştı ancak
    Ekip biçtiğim padişah mülkü toprak
    Değil mi ki sizler alamazsanız bile
    Bu topraklar almış sizleri basmış bağrına
    Sizlere de vatan sayılır artık Çanakkale “
    Çanakkale toprağının
    Üstü cennet altı mezar
    Kavga bitmiş mezarlarda
    Kaynaş olmuş yiten canlar
    Bir garip savaştı Çanakkale Savaşı
    Kızıştıkça kızgınlığı dindiren
    Ara verdikçe ateşe düşmanı kardeşe
    Döndüren bir savaş
    Kıyasıya bir savaştı
    Ama saygı üreten bir savaş
    Yaklaştıkça birbirine
    Karşılıklı siperler
    Gönüllerde yakınlaştı
    Düştükçe vuruşanlar toprağa
    Dostlar gibi kaynaştı
    Savaş bitti
    Ölenler kaldı sağlar gitti
    Köylü köyüne döndü evli evine
    Kır çiçekleri geldiler akın akın
    Çekilen askerlerin yerine
    Yaban gülleri dağ laleleri papatyalar
    Kilim kilim yayıldılar toprağa
    Siper siper
    Toprağın savaş yaralarını örttüler
    Koyunlar koruganları yuva yaptı kendine
    Kuşlar döndü gökyüzüne kurşunların yerine
    Çiçeğiyle yemişiyle yeşiliyle
    Silah yerine sapan tutan elleriyle
    Geri aldı savaş alanlarını doğa
    Can geldi toprağa silindikçe kan izleri
    Yeryüzünde cennet oldu öylece
    O cehennem savaş yeri
    Şimdi Çanakkale Gelibolu
    Bahçe bahçe
    Ülke ülke
    Mezar dolu
    Üstü cennet altı mezar
    Çanakkale toprağının
    Kavga bitirmiş mezarlarda
    Kaynaş olmuş yiten canlar
    “Huzur içinde uyusun”
    Vuruştukları topraklarda
    Kavgadan kinden uzakta
    Yanyana dostça yatanlar
    BÜLENT ECEVİT


    Çanakkale Şehitlerine

    Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?

    En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.

    -Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-

    Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.

    Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!

    Nerde-gösterdiği vahşetle ‘bu: bir Avrupalı’

    Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,

    Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!

    Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,

    Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.

    Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,

    Avusturalya’yla beraber bakıyorsun: Kanada!

    Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:

    Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.

    Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…

    Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!

    Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,

    Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,

    Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;

    Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.

    Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz…

    Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.

    Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbâb,

    Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.



    Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;

    Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;

    Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;

    Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.

    Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,

    Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.

    Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;

    O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer…

    Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,

    Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.

    Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,

    Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.

    Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,

    Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.

    Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler…

    Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!

    Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;

    Alınır kal’â mı göğsündeki kat kat iman?

    Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?

    Çünkü te’sis-i İlahi o metin istihkâm.



    Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,

    Beşerin azmini tevkif edemez sun’-i beşer;

    Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedi serhaddi;

    ‘O benim sun’-i bedi’im, onu çiğnetme’ dedi.

    Asım’ın nesli…diyordum ya…nesilmiş gerçek:

    İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.

    Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…

    O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,

    Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,

    Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!

    Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!

    Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.

    Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi…

    Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

    Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?

    ‘Gömelim gel seni tarihe’ desem, sığmazsın.

    Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb…

    Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.

    ‘Bu, taşındır’ diyerek Kâ’be’yi diksem başına;

    Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;

    Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,

    Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;

    Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,

    Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;

    Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,

    Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,

    Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;

    Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;

    Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…

    Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.

    Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,

    Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin’i,

    Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran…

    Sen ki, İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,

    O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;

    Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;

    Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın…Heyhât,

    Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât…

    Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,

    Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.



    Mehmet Akif Ersoy