Çanakkale Savaşının Unutulmaz Olayları

Konusu 'Bilgi bankası' forumundadır ve Lavinia tarafından 21 Ocak 2013 başlatılmıştır.

  1. çanakkale savaşı unutulmaz olaylar

    EZİNELİ YAHYA ÇAVUŞ

    Çanakkale Savaşları’nda 1.Takım Komutanı Ezineli Yahya Çavuş’tu. Kıyıdaki siperlere gelip yerleştiği 2 gün boyunca, siperleri ve tel örgüleri yeniden onarmış, görevinin başarılması için talim ve provalar dahi yapmıştı. Birliğinin sağ gerisinde Aytepe, geride Ertuğrul Tabyası harabesi, solda ise Harap Kale bulunuyordu. Taburdan gelen emir şöyle idi:
    “ Düşmanın atılması hareketinde acele edilmeyip, kayık ve şalupalar sahile iki üçyüz metre yanaştıktan sonra şiddetle ateş açılacaktır. “
    Yahya Çavuş ve arkadaşları bu emre uyarak yaklaşmakta olan düşmanı yerlerinden kımıldamadan bekliyorlardı. Düşman buna aldanarak saat 06.00 ‘da 5’ er dizi halinde ve 20 filika ile kıyıya iyice yanaşmıştı ki 10. Bölükten ve 1. Takımdan beklemedikleri bir anda şiddetli bir tüfek atışı yemeye başladı.
    - Ölü sessizlik bir anda bozuluverdi. Mehmetçik, intikam alma çağının geldiğini anlamış, haykıran ve çırpınan insanlarla dolu olan filikalara, arkadaşlarının acısını çıkartırcasına veryansın ediyordu. Yakın mesafeden açılan bu ateş adeta makineli tüfek etkisi yaratmıştı. Aslında ellerinde sadece piyade tüfeklerinden başka bir silahları da yoktu. Son dakikaya kadar ateş disipline uyarak, çıkarma birliğinin tam zamanda avlamışlardı. İrlanda Taburunun hücum dalgası üzerine bir afet gibi çöken Türk ateşi, bütün düzenlerini bir anda altüst ederek onları bozguna uğratmıştı. Bazı filikalardaki, bütün subay ve erler ölmüş ya da yaralanmıştı. İdaresiz ve yönetimsiz kalan filikalar akıntıya kapılıp sürüklenmeye başlamışlardı. Can havliyle kendilerini suya atmaya çalışan düşman askerleri ya boğuluyorlar ya da vuruluyorlardı. Kıyıya ayak basmayı başaran küçük bir grubun hali daha perişan görünüyordu. Sağa sola sığınmak için kaçışırlarken, yedikleri ateşle kumsala düşüp kalıyorlardı. Yahya Çavuş bir avuç kalmış arkadaşı ile bulunduğu yerden bir direnişle düşmanı biçmeye devam ediyordu. 10. Bölük çektiği acıyı bu taburdan çıkarmış, koy bir anda cesetlerle dolmuştu. Durgun mavi sular, pembemsi bir renk almış bir saat içinde bir düşman taburu imha edilmişti. 10. Bölük bire yirmibeş üstünlükteki düşmanı ilk raundda yenmişti. İngilizler şaşkın ve anlamsız bakışlarla birbirlerini süzüyorlardı. Tahta At Oyunu saat 09.30’a kadar bir kaç kez tekrarlayarak bir taburluk İngiliz birliğini de sahile sürmelerine rağmen, 10.bölüğün ve bir mangalık kuvveti kalmış olan Yahya Çavuş’un keskin nişancı ekiplerince durdurularak yok edilmişlerdi.



    ANZAKLI ÖMER'İN HİKAYESİ:

    1957 yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD'ye giden doktor Ömer Musluoğlu görev yaptığı hastahanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor.
    "Amerika 'ya gittiğim ilk yıllar (1957) lisanım pek o kadar iyi değil,Newyork'da Medical Center Hospital adlı bir hastahanede görev almıştım.Fakat vazifem kan almak,kan vermek,serum takmak,elektrokardiyoğrafi çekmek gibi işlerdi,hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direkt olarak hasta muayenesine,tedavisine verilmiyor. Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum.
    Bir hastaya gittim.Yaşlıca bir adam. Tahminen yetmiş beş yaşlarında tabii kendisi ile ingilizce konuşuyorum.
    - Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız?
    Çünkü adamcağız kanser hastası olduğu halde üstelik kansızdı. Elimde kan torbası da var tabii ki, pazusunu açtım. Baktım pazusunda dövme şeklinde bir Türk bayrağı var.Çok ilgimi çekti benim. Kendisine sormadan edemedim.
    - Siz Türk müsünüz?
    Kaşlarını yukarıya kaldırarak " Hayır "manasına işaret yaptı.Ama ben hala merak ediyorum:
    - Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?
    "Aldırma işte öylesine bir şey dedi. Ben yine ısrarla dedim ki:
    - Fakat benim için bu bayrak çok önemli.Dikkatimi çekti.Çünkü bu benim milletimin bayrağı,benim bayrağım.
    Bu söz üzerine gözlerini açtı.Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:
    - Siz Türk müsünüz?
    - Evet Türk'üm.
    İhtiyar gözlerime bakarak tanıdık bir göz arıyor gibiydi.Anlatmaya başladı:
    - Yıl 1915.Sen o zaman daha dünyada yoktun,Çanakkale diye bir yer varmış Türkiye'de,orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben Anzak'tım Avustralya Anzaklarından,
    İngilizler bizi toplayıp dediler ki: "Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar.Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda,birlik olup üzerine gideceğiz.Bu savaş çok önemlidir." Biz de inandık sözlerine vaadetlerine.Savaşmak isteyenler arasına katıldık.
    Avustralyalı Anzak ihtiyar anlatmaya devam ediyordu:
    - Bizim beynimizi yıkayan İngilizler,Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale'ye sevkediyorlarmış.Bizi gemilere doldurup Mısır'a getirdiler o zaman, Mısır'da şöyle böyle birkaç ay talim gördük.Atış talimi,ondan sonra da bizi alıp Çanakkale'ye getirdiler.
    Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm.Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor,gökyüzünde havai fişekler,geceyi gündüze çeviriyordu zaman zaman.
    Her taarruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu.Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti uzaktan gördükçe şaşırıyorduk.Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık.Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi?İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar.Meğer barbarlıktan değil,kalplerinde ki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş, bunu nereden anladığımı söyleyeyim.
    Biz karaya çıktık.Taarruz edemiyoruz.Bizi püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz.Bizi tekrar püskürtüyorlar.Tekrar taarruz ediyoruz.Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim.
    Meraktan ağzım açık yaşlı Avustralyalıyı dinliyorum.Savaşın dehşetli anılarını anlatırken hastalığına rağmen tir tir titremeye başlamıştı.Devam etti:
    -Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında gördüm.Nasıl korktuğumu anlatamam.Çünkü İngilizler bize Türkleri barbar,vahşi kimseler olarak tanıttı ya.
    Ama dikkat ettim.Yaralarımı sarmışlar.Bana hiç de öfkeli bakmıyorlar.Kendime geldim iyice bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana.İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı.Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu.Dedim ki; kendi kendime:
    - Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler.Ama öldürmüyorlar. Ve yahut isteseler önceden öldürebilirlerdi.Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler.Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı.
    Bu duygularla"Yazıklar olsun bana" dedim."Böyle asil insanlarla niye ben savaşıyorum ben.Niye savaşmaya gelmişim.Bu İngiliz milleti ne yalancıymış ne kadar Türk düşmanıymış"diyerek pişman oldum.Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki.Bu iyiliğe karşı ne yapsam düşündüm durdum günlerce.
    Nihayet bizi serbest bıraktılar. Memleketime döndüm.İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu dövme Türk bayrağını yaptırdım.Bu bayrağın esrarı bu işte.
    Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti:
    - Talihin cilvesine bakın ki o zaman ölmek üzere iken yaralarıma iyileştirerek,sıhhate kavuşmama çaba sarfeden Türkler idi.Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarfeden bir Türk.
    Ne garip değil mi?Avustralya'dan Amerika'ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim.Size minnettarım.Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız.Bizi hep kandırmışlar. Buna bütün kalbimle inanıyorum.
    Peşinden nemli gözlerle"Bana adınızı söyler misiniz?Dedi."Ömer" cevabını verdim. Gayet merakla tekrar sordu:
    - Peki niçin Ömer ismini,vermişler sana?
    - Babam müslümanların ikinci halifesi isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş.
    - Yahu senin adın müslüman adı mı?
    Ben"Evet,Müslüman adı"deyince yüzüme baktı baktı,birden doğrulmak istedi.Ben mani olmak istedim.Israr etti.
    Ama niye ısrar ediyordu?
    İhtiyarın ısrarına dayanamayıp yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu suluydu.Yüzüme bakarak dedi ki:
     

  2. - Senin adın güzelmiş.Benim adım şimdiye kadar Mr.Josef Miller idi. Şimdiden sonra "Anzaklı Ömer" olsun.
    - Olsun
    Peki doktor beni müslüman eder misin?Müslüman olmak zor mu?
    Şaşırdım.Nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti. Meğer o yaşa gelinceye kadar içten içe hep düşünüyormuş da kimseyle konuşamadığı için,soramadığı için konuşamıyormuş.
    - Tabii dedim müslüman olmak çok kolay.
    Sonra kendisine imanın ve İslamın şartlarını anlattım.Kabul etti.Hem kelime-i şahadet getiriliyor,hem de çocuklar gibi ağlıyordu.
    Yaşlılık bir yandan,hastalık bir yandan bir de yıllardan beri içinde kavuşmak isteyip de bilemediği için kavuşamadığı İslamiyet'e olan hasretin sona ermesi bir yandan bu yaşlı gönlü duygulanmıştı. Mırıldandı:
    - Siz müslümanlar tesbih çekersiniz bana da bir tesbih bulsan da ben de yattığım yerden tesbih çekerek Allah'ımı ansam olur mu?
    Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakk'ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş.Neyse uzatmayayım hemen bir tesbih bulup kendisine getirdim.
    Hasta yatağında tesbih çekiyor,biz de gerektiğinde tedavisiyle ilgileniyorduk.Fakat benim için o daha bir başkalaşmıştı.Müslüman olmuştu.
    Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti.
    - Beni yalnız bırakma olur mu?
    - Ne gibi Ömer amca?
    - Ara sıra gel de bana İslamiyeti anlat,sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun.O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor.
    O günden sonra her gün yanına gittim.Bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım.Fakat günden güne eriyip tükeniyordu.
    Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum. hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum."Doktor Ömer! Lütfen 217 numaralı odaya gelin!"
    Dedim ki içimden"Bizim Ömer amca galiba kötü durumda,hemen yukarı çıktım.Odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi:
    Sağ elinde tesbih açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı,göğsünde imanı ile ,koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu.
    Hemen başucuna oturdum. Kendisine kelime-i şehadet söylettirdim.O şekilde kucağımda teslim-i ruh etti.
    Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu.
    "Ne yalan söyleyeyim, ağladım."