Divan şiirinde gerçeklik hakkında bilgi

Konusu 'Kısa Özet Bilgiler' forumundadır ve Demir tarafından 14 Ağustos 2014 başlatılmıştır.

  1. Divan şiirinde gerçeklik nedir

    Hiçbir sanatkârın yaşadığı sosyal ve tabiî çevrelerin dışında düşünülmesi mümkün olamayacağı
    gibi bu çevrelerin tesirinde kalmadan bir sanat eserini meydana getirebileceği de tasavvur edilemez.
    Bir sanat eserini meydana getiren unsurlar arasında sanatkârın gözlemleri, hayâl dünyâsı ve
    sanatkârlık gücü ön sırayı alır. Tek başına bu unsurlardan hiç biri sanat eserinin meydana
    getirilebilmesi için yeterli değildir. Ne kadar hayâl mahsulü olursa olsun her sanat eserinin temelinde
    sanatkârın tabiî ve sosyal çevresinden edindiği izlenimler yer alır. Sanatkâr bu izlenimlerden aldığı
    ilhamla geniş ve sınırsız hayâl gücünü, bilgilerini sanatkârlık gücünün kendisine bahşettiği imkânları
    kullanarak bir potada eritir ve mensup olduğu sanat ekolünün anlayışına uygun olarak bir kalıba döküp
    eserini meydana getirir. Divan şairlerimiz de her sanatkâr gibi bu tabiî kurala uymuş ve eserlerini
    meydana getirmişlerdir. Onlar da insandır, onlar da bütün sanatkârlar gibi bir tabiî ve sosyal çevrenin
    içinde yaşamışlar, yaşadıkları bu tabiî ve sosyal çevrenin havasını teneffüs etmişler, kıymet
    değerleriyle yetişmişlerdir. Bütün bu unsurlara aldıkları eğitimleri ve inançlarını da ilave edersek,
    meydana getirecekleri sanat eserlerinde bütün bu sahip oldukları değer ve izlenimlerin yer
    almayacağını söylemek eşyanın tabiatına aykırı olur. O zaman Dîvan şiirine, bizce haksız olarak isnat
    edilen “hayattan kopuk”, “kendi içine kapalı”, “hayâlî” bir şiirdir ifadeleri daima münakaşaya açık
    bir konu olarak kalacaktır.
    Bir sanatkârın eserlerini hangi vasıtaları kullanarak meydana getirdiğinden ve hangi zümreye hitap
    ettiğinden önce düşünmemiz ve önce yapmamız gereken işin, meydana getirilen eserin gerçek sanat
    eseri hüviyetini taşıyıp taşımadığının araştırılması olmalıdır. Bir eser gerçek sanat eseri özelliklerini
    taşımıyorsa, şu veya bu vasıtalar kullanılarak meydana getirilmiş olmasının pek fazla bir önemi de
    yoktur. Çünkü o bir sanat eseri değildir ve sanat adına üzerinde durulmağa ve zaman harcamaya da
    lüzum bulunmaması gerekir. Dîvan şiirinin dilinin Osmanlıca adını verdiğimiz Türkçe, Arapça ve
    Farsça kelimelerden meydana gelen bir karışım olması, aruz veznini tercih etmiş bulunması, Arap ve
    bilhassa İran edebiyatının klâsikleşmiş konularını tekrar edip kalıplaşmış mazmunlarını kullanmış
    olması, meydana getirilen eserlerin o eseri meydana getiren sanatkârın ve mensubu bulunduğu
    milletin özelliklerini taşımadığı anlamına gelmez. Sanatkârın eserini anadilinden başka bir dilde
    yazmış olması, ana dilini kullanmamış olmasının yanlışlığı dışında sanat eserinin değeri açısından
    temelde çok fazla neyi değiştirir? Mevlânâ’nın eserlerini Farsça yazmış olmasını münakaşaya
    açmadan önce Mevlânâ’nın ne yazdığını, nasıl bir sanatkârlık gücüyle eserlerini meydana getirdiğini,
    kısacası onun sanatkâr ve eserlerinin gerçek sanat eserleri olup olmadıklarını münakaşa
    gerekmez mi? Bugün Türkçe dışında bir yabancı dille eserler yazanlar yok mu? Hatta bunu bir
    meziyet olarak kabul edenler bulunmuyor mu? Elbette var ve belki de bir meziyettir. Ancak burada da
    öncelik vermemiz gereken husus, o eserin hangi dilde yazılmış olduğundan önce ne yazıldığı ve nasıl
    yazıldığı, yani yazılanların bir sanat değerinin olup olmadığıdır. Bu sebeple, Dîvan şiiri hakkındaki
    değerlendirmelerimizi yaparken de aynı âdil ölçüleri kullanmamız gerekir. Kaldı ki Dîvan şiirinin dili
    tamamiyle yabancı bir dil değil, anadilimize girmiş ve önemli bir kısmı, hem telaffuz hem de
    dilimizde yüklendiği yeni anlamlar bakımından, Türkçeleşmiş Arapça ve Farsça kelimelerle
    zenginleşmiş bir dildir. Bugün dilimize Batı dillerinden hiçbir sınır ve engel tanımadan giren kelimeler
    karşısında dilsizleşenlerin, çoğunu halkımızın artık benimseyip, anlayıp, yeni anlamlar kazandırarak
    günlük konuşma diline dahil ettiği Arapça ve Farsça kelimelere karşı takındığı anlamsız tavrı anlamak
    da o kadar kolay olmamaktadır. Sözlüklerimizin, en fazla kelimeyi barındıran “m” harfiyle başlayın
    kelimelerin diğer kelimelere olan oranını bile hatırlamak bize bir fikir verebilir. Çünkü, Türkçe
    kelimelerin başında bulunmayan sekiz harften - ki bunlar “c, ğı, l, m, n, r, v, z” dir1[1] - biri de “m”
    harfidir ve bu harfle başlayan “mendil”den tutun da “masa”ya kadar kullandığımız binlerce kelime
    Türkçe değildir. Bu tutumumuzun geçerliliği hâlinde bugün Türkçe kelimelerin başlayamayacağı “m”
    gibi birkaç harfle başlayan binlerce kelimemizi eserlerinde kullanan bugünün yazarlarının Dîvan
    edebiyatına mensup yazarlardan ne farkı kalır? Batı tesirinde kalmış olan Tanzimat ve Servet-i Fünûn
    edebiyatlarımızın, Dîvan edebiyatımızdan daha sade dil kullandığını, aruz veznini ve Dîvan
    edebiyatımıza mensup sanatkârlarımızın kullandığı nazım şekillerini kullanmadığını, aynı kalıplaşmış
    mazmunlardan ve edebî sanatlardan yararlanmadıklarını kimse iddia edemez. Ama bu edebiyatlarımız,
    Dîvan edebiyatımız ve onu temsil eden sanatkârların muhatap oldukları tenkitlere asla muhatap
    olmamışlardır. Bunun tek sebebi birinin Doğu’yu diğerinin Batı’yı örnek alması mıdır? Eğer böyle ise
    adalet ve objektiflik bunun neresindedir?
    Bir sanat eserini, konumuz edebiyat olduğuna göre bir edebî eseri, değerlendirirken en önce dikkat
    etmemiz gereken husus sanatkârın duygularını ve düşüncelerini ne kadar anlaşılır ve etkileyici şekilde
    ifade ettiğinin iyi tespiti olmalıdır. Burada “iyi anlaşılır” ifadesiyle asıl kastettiğimiz ifade ve üsluptur,
    öncelikle eserin dili kastedilmemiştir. Çünkü tamamen Türkçe kelimeleri kullanarak da duygu ve
    düşünceleri doğru ve yeterli bir şekilde anlatmak mümkün olamayabilir. Sanatkârı diğer insanlardan
    ayıran temel fark da bu ifade gücü ve üsluptur. Bu böyle olmasaydı bir dili konuşan, duygu ve
    düşüncelerini bu dille yazıya geçiren herkes sanatkâr olurdu. Bu böyle olmadığına göre sanatkarı diğer
    insanlardan ayıran önemli özelliklerinin var olması gerekir. Bu özellikler sanatkârlık gücü yani
    doğuştan var olan sanatkârlık yeteneği, iyi bir gözlemci olmak yani herkesin bakıp da göremediği
    güzellikleri ve özellikleri görebilmek, bilgili ve kültürlü olmak, iyi bir sanat terbiyesi ve eğitimi ile
    geniş bir hayâl ufkuna sahip olmaktır.
    Dîvan şâirlerinin eserlerini incelediğimiz zaman, sıradan veya çok kötü bir şâir değillerse, bir
    sanatkârda olması gereken özellikleri taşıdıklarını tespit edebiliyoruz. Dîvan şâirinin en dikkate değer
    özelliği iyi bir gözlemci olmasıdır. Tabiatı ve çevresini son derece dikkatle gözleyen ve bu
    gözlemlerini hayâl ve sanatkârlık gücüyle kaynaştırıp, bilgi ve sanat anlayışıyla, vezin, nazım şekli ve
    tercih ettiği dili kullanarak, tadına doyum olmayan, dantel gibi işlenmiş eserler meydana getirdiklerini
    görüyoruz. Temelinde şâirin yaşadığı sosyal ve tabiî çevrenin izlenimleri bulunan bu şiirler elbette ki
    bu çevrelerle sıkı sıkıya bağlı ve eğitim ve kültür seviyesi ne olursa olsun, o çevre içinde yaşayan
    herkesin ilgi ve beğenisini kazanabilecek özellikleri taşıyan sanat eserleridir. Dîvan şiiriyle ilgili
    olarak bugüne kadar yapılmış olan tahlil ve şerh çalışmalarını incelediğimiz zaman görüyoruz ki
    Dîvan şâiri günlük hayatında kullandığı ve çevresinde gördüğü, iğneden ipliğe hemen hemen her
    şeyi, şiirinde kullanmıştır. Bu da Dîvan şâirinin hayata ve çevresine nasıl sıkı sıkıya bağlı, onunla bir
    bütünlük içinde olduğunun en önemli delillerinden biridir. Bütün bu malzemenin Dîvan şiirinin genel
    karakteri ve prensipleri dahilinde kullanılması tabiî bir hadisedir. Çünkü her edebî tarzın kendine has
    tercihleri vardır. Bu da bir tarza sahip olmanın gereğidir.