Edebiyat ve Sosyoloji İlişkisi Nedir

Konusu 'Soru Bankası' forumundadır ve Demir tarafından 12 Eylül 2013 başlatılmıştır.

  1. Edebiyat Sosyoloji İlişkisi

    Edebî eser, estetik bir eserdir ama onun incelenmesi bir bilimdir. Her bilim dalında olduğu gibi, edebiyat biliminde de üzerinde anlaşmaya varılmış bir kriterler dizisi mevcuttur ve edebî eser bu kriterler çerçevesinde bilimsel değerlendirmeye tâbi tutulur. Ancak, edebî eserin konusu, doğrudan veya dolaylı olarak insan ve toplum olduğu için, onda, başta sosyolojik malzeme olmak üzere, insan ve toplumla ilgili bütün bilimlerin araştırma alanına giren malzemenin bulunması tabiîdir. Edebî eserdeki insanların hayatı ve tabiatı algılayış ve yorumları felsefenin; sosyal birer varlık olarak birbirleriyle ilişkileri sosyolojinin; giyim-ku-şam, gelenek-görenek ve âdetleri etnolojinin; bilinçaltları, ruh dünyaları ve beşerî hasletleri psikolojinin araştırma alanlarına girer. Kimi zaman, edebiyat bilimi, bu bilimlerin verilerinden de istifade eder. Fakat bu istifade etme, edebiyat bilimi çerçevesinde gerçekleşmelidir. Yani, edebî eserin, edebiyat dışı kriterlere kurban edilmeden, edebî kriterlerin açıklanıp anlaşılmasında yardımcı olmak üzere kullanılması gerekir. Yoksa yapılan inceleme bir edebiyat bilimi incelemesi olmaz; felsefe, sosyoloji veya etnoloji incelemesi olur. Fakat bu, edebî eser ve edebiyat bi- limi, diğer bilim dallarından tamamen soyutlanmalıdır demek değildir.

    Edebî Eser ve Sosyoloji İlişkisi

    Edebiyat sanatçısı bir sosyolog değildir ve olaylara sosyolojik açıdan bakmaz. Onun bakış açısı edebî estetiktir ama bu edebî estetik, sanatçının dimağında oluşurken, sosyolojik verilerle de zenginleşen bir arka plâna yaslanır. Edebî eser de sosyolojik bir eser değil; estetik bir eserdir. Edebiyat sanatı ferdî kırılmalarla oluşur, yani sübjektiftir; sosyoloji bir bilimdir ve objektif kriterlerle hareket eder.
    Her türlü edebî eser, toplumsal bir olguya dayanır. Diliyle, konusuyla, şahıs kadrosu ve toplumsal zemini ve mekânıyla, toplumun edebiyat sanatçısının beynindeki estetik kırılmasıyla oluşan eser, sonuçta bir yansımadır; toplumsal bir yansıma.
    Edebiyatın da sosyolojinin de yöneldiği başlıca alan insandır. Her ikisi de insanın kendisiyle ve çevresiyle olan ilişkilerini konu edinir. Ama sosyoloji doğrudan algılama ve doğrudan ifade edip doğrudan çözümler teklif eder. Edebiyat ise tamamen dolaylı bir dil kullanır. Bunda, edebiyatın bir sanat, sosyolojinin ise bir bilim olmasının rolü vardır Dolayısıyla, her ikisinin de birbirinden farklı bakış açıları ve doğruları vardır. Fakat bu farklılık çelişki doğurmaz; her ikisi de, aynı olayı farklı kriterlere göre algılar ve anlatır. Edebiyatta bir bireysel yansıtma söz konusudur; sosyoloji ise anlama, algılama, çözme ve çözüm teklifleri getirme amacındadır. Edebiyat sanatçısının da eserini yazarken teşhis, tahlil ve çözüm üretme endişesi vardır. Fakat bunu yaparken, sosyolojide olduğu gibi bir doğrudan anlatım yolunu seçmez ve kahramanların diliyle konuşur. Edebiyat, edebî retoriği kullanır; sosyoloji, düz, bilimsel retoriği Edebî retorikte, bireysel yaratma hakimdir; sosyolojide, terimlerin hakim olduğu ortak bir bilim dili kullanılır.

    Edebiyat Dili ve Sosyoloji

    Edebî eseri oluşturan sanatçının ilk başvurduğu sosyal vakıa, dildir. Sanatçıyı oluşturan diğer sosyal birikimler bir yana bırakılsa bile, tek başına dil, o sanatçının toplumsal bağlarını kurduğu bir araç olarak, içinde yaşadığı toplum ile ilişkilerinin ipuçlarını vermesi bakımından yeterlidir. Çünkü dil, sadece bir ses sistemi olarak bile, başlı başına bir toplumsal uzlaşmanın eseridir. Buna, kelimelerin oluşumu; kavram ve anlam alanının belirlenmesi; bir cümle bütünlüğü kazanması ve bu bütünlükte bir toplumsal uzlaşmanın tesiri, sanatçının kullandığı dil ile toplum arasındaki kuvvetli bağı göstermesi bakımından en önemli göstergelerden birisidir.
    İnsan, kelimelerle düşünür, düşündüklerini cümlelerle ifade eder. Eşyanın algılanması ile başlayıp, beyinde yoğrulması ve dille ifadesi gibi bir süreçte, ede biyat sanatçısı tek başına değildir. O, kullandığı kelimeden, cümle yapısına kadar toplumsal bir uzlaşmanın da ürünüdür. Kelime hazinesinden, işlediği konulara; söz diziminden metnin tür ve şekil özelliklerine kadar toplumun ve yaşanan çağın bir yansıması olan edebiyat sanatçısı, bireysel açıdan bakıldığında, kendini anlatmaktadır ama kullandığı malzemeler ve hitap ettiği kitle açısından, toplumsal alanın bir parçasıdır. Dil vakıasından başka, eserine yansıttığı mantalite ve olaylara bakış açısı, ne kadar bireysel kırılmalarla işlenmiş olsa da, içinde yaşadığı toplumun ve çağın sosyal yapısının dışında olamaz; olduğu zaman tarih dışına düşer. Bu da bir fantezi olmaktan öteye geçmez.

    Sözlü Edebiyat ve Sosyoloji

    Yazılı edebiyat, daha sistematize edilmiş bir düşünmeyle oluşturulur; bu yüzden bireysel kırılmalara daha çok uğrar ve bu yüzden bireysel (yazılı) gelenek ürünü edebî eserlerde, toplumsal birikim daha soyut veya sentetize bir şekilde yer alır. Sözlü edebî eserler ise, kelime hazinesinden, tür ve şekil özelliklerine kadar toplumsal bir gelenek çerçevesinde bin yıllardır oluşturulan bir anlayışı yansıtır. Başta destanlar ve masallar olmak üzere, efsaneler, menkıbeler, halk şiirleri ve hikâyeleri, nesiller boyu aktarıla gelen metinler olarak maşerî vicdanın birer yansımalarıdır ve bu yönleriyle, bireysellikten çok, toplumsallığın aynasıdırlar. Her anlatı veya şiir, birçok yönüyle, toplumsal kabullerin muhafaza edildiği birer fanus gibidir. Şiirlerde, yüzyılların hayat anlayışı ve kelime hazinesi ve hatta imajlar; masallarda, hayatı algılama; menkıbe ve efsanelerde, önemli kişilerle özdeşleşme ve buna’bağlı olarak kimlik bunalımından kurtulma; yer adlarıyla ilgili efsanelerde, coğrafyayı kimlikle yoğurma gibi toplumsal fonksiyonlar görülür. Gerçekçi halk hikâyelerinde ise, yaşanan toplumsal sıkıntılar, sevinçler ve önemli olaylar, masal etkisi görülmekle beraber, toplumun sosyal iç dinamiklerini yansıtması bakımından önemlidir. Türk edebiyatında bunun en güzel örneği Dede Korkut Hikâyelerinde görülmektedir. Bu hikâyeler, sosyal ve siyasî düzenin kurulmasından, toplumsal değişime kadar, 10.-15, yüzyıl Türk mantalitesini yansıtması bakımından önemlidir.