Eskici ve Oğulları Kitabının Özeti

Konusu 'Kitap Özetleri' forumundadır ve Nehir tarafından 8 Ocak 2014 başlatılmıştır.

  1. Orhan Kemal Eskici ve Oğulları Kitap Özeti

    Eskici ve Oğullan 1962′de yayımlandıktan sonra Orhan Kemal romanın adını değiştiriyor “Eskici Dükkânı” yapıyor. 372 sayfalık roman 2. basımla birlikte bu adla da tanınıyor. Romanın başkahramanı, İkinci Ordu, Üçüncü Kolordu malûllerinden başçavuş eskisi Eskici Topal’dır. Roman boyunca adı hep böyle geçer. Babası, zamanında büyük çiftçi Resul Ağa’dır. Konaklarda yaşamış, çocukluğu, gençliği orada geçmiş, kansını oraya gelin getirmiştir. İkide bir “Bu bacak, ben bu bacağı Trablus’ta, kahpe bir İtalyan kurşununa verdim. Bayıltmadan kestiler, kangrenli bacağın bayıltmadan kesilmesi ne demek? Kestiler efendi, lâkin Allah seni inandırsın, bugünkü kadar canım yanmadı, ciğerim sızlamadı.” der.

    Çünkü eskicinin canını yakan yoksulluktur. İki oğlu, bir kızı ve büyük oğlunun üç çocuğunu o geçindirirken, çaresizlikten sinirli ve huysuzdur. Büyük oğul bir ara fabrikada işçi olarak çalışır. Ama ikinci Dünya Savaşı’nın yarattığı ekonomik bunalımla, fabrikalar kapanır, işçiler işsiz kalır. Büyük oğul da işsiz kalanlar arasındadır. O da küçük oğul gibi eskici dükkânının çalışanı olur. Ancak işler, dükkânda da iyi gitmez. Eskicinin geçimsizliği bu yüzdendir. Oğullarını sürekli azarlar, kırar. Daha çok da büyük oğlunun iş bulup çalışmasını ister. Çünkü evlidir ve üç çocuğu vardır.

    Tüm aile küt toplamaya işine gider. Beklenen olmaz elciden alınan avans bile kazanılamaz. Öte yandan Topal’ın kızı Zeliha, küt toplamaya giderken kamyon muavini olan Ünal’la evlenir. Aslında Ünal’ın işi gücü yoktur. Her sabah o da eskici dükkânında çalışmaya gider. Bütün bunlar yaşandıktan sonra eskiciyi bir düşüncedir alır, oğullarına kızmakta haksız olduğu yargısına varır. Öylesine sert davranmaması gerektiğini düşünür, yaptıklarına üzülür.

    Bir sabah kalkar Ünal’ın, kızının hâlâ uyanmadığını görünce oda kapısını büyük bir gürültüyle çalar, bir yandan da hakaretler savurur, hem onlara, hem kansına. Bunun üzerine kızı kendisini teselli etse de, daha sonra ağlamaya başlar. Onu yatıştıran Ünal olur. Hiçbir şeye kızmadan, onun istediği gibi davranarak… O gün eskici dükkâna gitmiş, henüz kahvesi gelmiştir ki birden küçük oğul Ali’yi karşısında bulur. Dükkânın önüne geldiğinde Ali ayakta duramaz, bir kemik yığını gibi, düşer. Eskici “Alim” diye fırlar. Eliyle çarpıp devirdiği kahvesine falan aldırış etmeden koşar. Oğlunu yerden kaldırmaya çalışır. “Yavrum, Alim…” der. Ali soluk soluğadır.

    - Ali bırak beni baba. Eve koş. Ağamgilnen çocuklarda hayır yok!” Berber Bahri’nin çevirdiği bir arabaya binip eve giderler.

    Eskici büyük oğulun yanına düz çöküp, “- Memedim, yavrum Memedim…ellerim kırılsaydı da” der arkasını getiremez. Memet, belli belirsiz bir sesle mırıldanır: “- Hakkını helâl et baba. Çocuklarıma mukayyet ol, yavrularım sana emanet!..” Eskici hemen Berber Bahri’den doktor bulmasını ister. Bulunur. İlaç yazılır. Ama iyileşmesi için hastaneye götürülmeleri gerektiğini söyler. Bunun üzerine taksi çağrılır, Memleket Hastanesine götürülür. Ama kapıdan içeriye almaz görevliler. Çalışma saati dolmuştur, yarın sabah gelmeleri, kayıt yaptırmaları gerektiğini söyler. Ona kızar, bağırır, küfreder, geri dönerler. Hastalıktan herkes kurtulur, iyileşirler. Ama bu arada Eskici bir örs ile bir çekiçe kalır. Borçlara para yetiştirmek için az bir paraya dükkânı satar. Artık eskisi gibi, yeme içmede kısıtlama yapmaz. Tam tersine büyük bir mutluluk içinde herkesin canının ne istediğini düşünerek davranır. Ve bir sâbah bir elinde çekiç ötekinde örsle çarşıya çıkar. Yağmura yakalanır, çocukluğunu anımsar, artık konakların kalmadığını sevimsiz apartmanların her yanı doldurduğunu düşünür. Fabrikalar semtine girince Ali ve Zeynep’le karşılaşır. Onlar Kayserililerin dokuma fabrikasında iş bulduklarını, yarın işe başlayacaklarını söylerler. Yan yana uzaklaşırlar.