Evliya çelebinin yazdığı kısa gezi yazılarından örnekler

Konusu 'Türkçe edebiyat' forumundadır ve Nehir tarafından 20 Ocak 2014 başlatılmıştır.

  1. Evliya çelebinin yazdığı kısa gezi yazıları

    Büyük Şehir ve Eski Kale Dâr-ı Hal Yani Mudanya



    Bu şehri Kostantin Tekfuru’nun kızı Mudına yaptırmıştır. Buraya Mudına kelimesinden bozma Mudanya derler. Allah’a hamdolsun selametle bu şehre vardık. Gurbet diyarında Cuma namazı kılmak ilk defa bu şehirde nasip oldu. Temiz toprağına yüzümüzü sürüp, Allah’a binlerce dua ve yakarıştan sonra şehri gezmeye başladık.



    Burası deniz kenarında ve Bursa’nın bakımlı bir iskelesidir. Gelip giden gemiler için güvenli bir limandır. Zira bu Mudanya, İstanbul körfezinin kıble tarafında yer almakla yedi rüzgârdan korunmuştur. Ama yıldız rüzgârından tam olarak korunamamıştır. Burası iyi demir tutan bir limandır. İskele başında gümrük evi vardır. Gelen giden gemilerden ve kara tarafından gelen tüccarlardan vergi alınır, on yük akçe geliri olan bir iltizam emanetidir.



    Şehrin merkezi deniz kenarında geniş bir sahada kurulmuş, kalesi ise alçak bir kaya üzerinde sağlam taşlardan yapılı bir binadır. Orhan Gazi,721(1321) tarihinde, şehzadeliği zamanında babasının izniyle ve Hacı Bektaş-ı Veli Hazretleri’nin duasıyla bu kaleyi fethetmiş, kâfirler buraya sığınmasın diye bazı yerlerini yıktırmıştır. Ancak küçük bir bakımla burayı tamir etmek mümkündür. Bu şehir, Anadolu eyaletinde Gazi Hudavendigar Sancağının -ki ilk başkent Bursa’dır- voyvodalığıdır ve 150 akçe payelik bir kazadır. Kadıya ayda 2000 kuruş gelir sağlar. Bazen Bursa mollasına paşmaklık olarak verilen iyi bir kazadır. Şehrin bütün evleri baştan başa kiremit örtülüdür. Şehrin üç camisi, yedi mescidi, üç hanı, bir hamamı, iki sıbyan okulu ve 200 adet dükkânı vardır. Burada medrese, dârulkurrâ ve dârulhadis yoktur. Çünkü buradaki halkın çoğu Rum’dur. Suyunun ve havasının tatlı ve latif olmasından şehirde Rum güzelleri çoktur. Bağı ve bahçeleri de oldukça fazladır. Beğenilen yiyecekleri şunlardır: incir, üzüm, üzüm şarabı ve sirkesi. Üzüm sirkesi dünyaca meşhur olduğundan buraya “Dâr-ı hal ” ( Sirke yeri ) derler. Bu şehri gezdikten sonra hepimiz atlara binerek, kıble tarafına doğru bağ ve bahçeler içinden geçerek, dört saat boyunca hiç de boş yer olmayan bakımlı Filadar Sahrası içinde yol aldık.



    Kırıkkale'ye Giderken
    Ankara kalesi, telsiz direkleri ve bir tünel. Yarım dakika karanlık. Ankara geride kaldı. Bu yol, bütün bozkırı geçer, Karadeniz'e dek ulaşır.
    İsmet Paşa yıllardır fikir döktü, ray döşedi. şimdi ben, bu ray üstünden fikir taşıyan kültür savaşının zırhlı trenine yetişmek için kilometrelerin sekişini sayıyorum. Tren yolunda. Gezici eğitim sergisi Kırıkkale istasyonunda.

    Tren yolunda dediğim zaman dudaklarımızda yabansı bir kıvrıntı seziyor gibiyim. Sezmeye de gerek yok gerçekten:
    "Tren yolunda da laf mı a canım." diyebilirsiniz.

    Eğer siz, bir zamanlar Yahşıhan'a dek böyle gidip gelen eski tren bozuntusunu anımsarsınız hiç de böyle düşünmezsiniz.
    Hele benim gibi Yahşıhan yolunda tuhaflıklara tanık olmuşsanız.

    Size, istasyonların kimi bodurumsu, kimi kavaklar gibi birbirlerinin sırtından sırıtan uzun dallı ağaçlarından, çeşmelerinden, bayrak direklerinden, makaslarından, telgraf direklerine tünemiş güvercinlerinden, yol kenarında doygun doygun treni seyreden öküzlerden, özgür ve neşeli sıpalardan söz edeceğimize bizim orta Anadolu'ya kültür ve yeninin aşkını taşıyan trene rast gelinceye dek bugünkü güzel trenin yerindeki o eski tren ve ray bozuntusundan söz edeyim, her halde canınız sıkılmaz.


    Yıl 1921, İnönü ile Sakarya savaşının araları. Ankara'dan Kayseri'ye doğru bir akın var.
    Kağnı, kağnı, kağnı Yollardan, dağlardan, taşlardan gıcırtıdan geçilmiyor.

    Mumyalanmış bir eşeğe benzeyen cılız, sanki tenekeden yapılma bir lokomotif, ince, uzun hörgücünü kaldırmış, bitkin develeri anımsatan vagonlar da bunların arasında Kayseri yolunu tutuyor.
    Her nedense o zaman burada işleyen dekovilde, sudan geçmeyen hayvanın inadına benzer bir inat vardı. Zaman zaman tutarağı tutardı. Bakarsınız, tıpış t ıpış giderken birdenbire zınk yerinde sayar. Bir ses duyulur:

    "Lokomotifin suyu tükendi. Allah'ını seven su getirsin!."
    Kovalarla, ibriklerle, testilerle bir sürü halk su aramaya çıkar, su bulunmayan bir yerde ise herkes mataralarındaki, testilerindeki, teneke ya da toprak ibriklerindeki suları lokomotife boşaltırlar. Mübarek, yürümeye başlar. Ama yürüyüş de ne yürüyüş!.
    Trenin üstünde pinekleyen ihtiyarlar, kimi zaman şöyle konuşurlardı:
    "Tren giderken indim, aptes bozdum, elimi yudum, trene bindim."
    "Abdest tazeledim, yine geldim, yetiştim."
    Yokuş bir yere gelindi mi bir ses yükselirdi:
    "Allah'ını seven vagonları ardından itsin!"

    Yüzlerce adam trenden iner, trenin durduğunu gören köylüler de gelir. Helesa yelesa ile treni yürütürlerdi. Trenin kömürü tükenip yöreden çalı çırpı topladığımızı da ben bilirim.
    Bunları söylerken sadece bir anıyı anlatıyorum. Dün süngüsünü tüfeğine çaputla bağlayıp düşmana saldıran bir ulusun o günü böyle geçerdi.
    Şimdi İsmet Paşa'nın döşediği raylar üstünde fikir gibi hızlı, düzenli ve rahat trenle Kırıkkale'ye yaklaşıyoruz.

    Makinenin, tekniğin dokunduğu yer, çölün ortasında bile olsa yepyeni bir uygarlığı f ışkırtıveriyor. Kırıkkale işte böyle bozkırın ortasında baca, fabrika, asfalt, geometri, boyalı ev, sağlam tavan, iş gömleği giyen alın terli insan demektir. Kırıkkale bana, kopmuş bir film parçasının sarı bakkal kâğıdına yapıştırılması etkisini yaptı. Kırıkkale, başlı başına minnacık bir fabrika yuvasıdır. Sağı solu, önü arkası bozkırdır.

    İstasyon kalabalık. Siyahlar giyinmiş öğretmenler, iş gömlekli işçiler, ustalar, mühendisler, bereli kadınlar, irili ufaklı çocuklar vagonların çevresinde toplanıyorlar.

    [Sadri Etem (Ertem). "Kırıkkale'ye Gideren",Türk Dili Dergisi, Gezi Özel Sayısı, 1 Mart 1973.]