Gülün Tarihçesi Anlamı

Konusu 'Zengin Bilgiler' forumundadır ve Nehir tarafından 9 Ocak 2014 başlatılmıştır.

  1. Güllerin Tarihçesi

    Belki hemen içinizden: “Gülü tarife ne hacet, ne çiçektir biliriz” diyeceksiniz. Gerçekten bu güzel söz, gül’ün insan hayatıyla olan yakın ilgisini, tatlı bir sadelikle anlatmaya yetiyor. Milattan altı yüz yıl önce yaşamış olan meşhur Grek şairesi SAPHO:

    “Eğer ZEUS çiçeklere bir kraliçe vermiş olsaydı, bu kraliçe gül olacaktı” demişti. Fakat Zeus’un beğenisine gerek varmı bilmem, gül, tarih boyunca bu ünvana layık olarak insan hayatını dolduragelmiştir.

    Şahane rengi, his, hayal ve sevda dolu kokusu, narin ve körpe tüveyçleri, özetle taş döndürücü güzelliğiyle o, varlığımızın değerli bir parçasıdır. Eğer gül insan tutkularının sembolü olmasaydı, “gülü seven dikme katlanır mıydı?” Ve acaba bir gün meşhur Fransız şairi MALHERBE: “Dünyada yalnız iki güzel şey vardır, Kadın ve Gül”diyecek miydi?

    Giilün orijini hakkında arkeolojik araştırmalardan önce, şairlerin lejand’larında buluyoruz. Gerçek payından çok mitolojik bir güzellik taşıyan bu efsanelerden en eskisi Yunan şairi ANACREON linkidir:

    “Deniz, Venüs’ü yarattığı zaman, Topuk da buna mukabil gül’ü doğurdu. Çabuk açsın diye ilahlar onu nektar’la suladılar uc o çabucak gelişti.. Sonra birgün CUPİDON, Olympe bahçelerinde bir güllükte oynarken arılar tarafından sokuluyor çıkan kan civar güllere bulaşıyor ve onlar da bu rengi muhafaza ediyorlar…”

    Lâtin şairi APHTORİUS’a göre gül, rengini Venüs’ün kanından almıştır:
    “Venüs güller arasında gizlenen ADONİS’e yardım ederken yaralanıyor ve dökülen kanı, yakınındaki gülleri boyuyor..” Bazı şairlere göre gül: “şafak taranırken saçlarından dökülmüştür.” Bir diğer efsane de şöyle:

    “Seher yeli çiçekler ilahesinin gönlü-’ nü kazanmak için o kadar nefis bir çiçeğe dönüşüyor ki, ilahe ona bir öpücük kondurmaktan kendini alamıyor. Hiç şüphe yok, bu nefis çiçek gül’den başkası değildi.. “

    Eski İranlılar ise, şu efsaneyi naklediyorlar:

    “Çiçekler, kraliçeleri olan Nilüfer’den, bütün gece uyuduğu için şikayet ettiler, Allah da daha az tembel bir kraliçe olarak gül’ü yarattı ve korunması için de onu dikenlerle çevreledi..”

    Müslümanlara göre gül, kokusunu Hazreti Peygamberin terinden almıştır, bu sebeple ayrıca, bir kutsallık taşımaktadır. Hindu’lar ise gülün, hissi ve şehevi etkilerin tebessümünden doğduğunu söylüyorlar.

    Çağdaş yazarların da gülün orijini hakkında hayalleri oldukça geniş. İsviçreli şair GESSNER gülleri Bacchus’un bir kreasyonuna izafe ediyor:

    “BACCHUS, birgün körpe ve güzel bir bakireyi izleyerek ona ancak dikenli bir çalılığın yanında kavuşabiliyor. Bakire çalıya olan minnettarlık duygusunu anlatmak üzere ona değneğiyle dokunuyor ve onun çiçeklerle donanmasını emrediyor. Öyle. çiçekler ki, onların rengi hicabın aynası olacak!.”

    Ve şairler yıllar boyunca bu hayal incilerini sıralayadursunlar, nihayet birgün gelecek VİCTOR HUGO, şu deyişiyle gül’ü kadın’a bağlayacak:

    “Tanrı ilk gün kadını ve onun gönlü hoşnut olsun diye de, peşinden gülü yarattı..”
    Gül’ün dünya yüzünde ilk göründüğü yerler, Anadolu ve Orta Asya olarak kabul edilmektedir. Eski İranlılar miladdan önce onikinci yüzyılda gülü kutsal olarak tanıyorlardı. Din adamları yakılan ilahi ateşe gülyağı dökerek tören yaparlardı. SEMÎRAMİS’in meşhur Babil bahçeleri, devrin en nadide ve şahane gülleriyle süslenmişti. Hazreti Süleyman ise öğütlerinde:

    “Sizler ki sözlerimi dinliyorsunuz, gül gibi çekici olunuz.” diyordu. TRUVA Savaşıyla gül, Anadoludan ELEN diyarına geçiyor. HOMEP Şafağı tasvir için gülün rengine uzanıyor; aşk ve şarap şairi ANACREON gülden:

    “Çiçeklerin en güzeli, ilâhların kokusu, ziyafet sofralarının süsü ve hastaların şifâ kaynağı” diye bahsediyor.

    Gül, seyahatına devamla Grek diyarından Roma’ya ve oradan bütün Avrupa’ya yayılıyor.. Artık bütün insanlığın malıdır o. Düğün alaylarını süsleyecek, tablolarda vazolarda boy gösterecek, sevgililerin göğüslerinde uyuyacak, aşk şarkılarında yer alacak, şiirlerde fısıldanacak, özetle emsalsiz bir renk, koku ve ses kompozisyonu halinde, varlığımızın duyu ve haz iklimini saracaktır. Güzel san’atların bütün kolları onu bütün arzularıyla kucaklayacak şairler ressamlar, müzisyenler, bir kelebek sarhoşluğu içinde, ondaki gizemli salgıyı emeceklerdir.

    Yalnız bu kadar mı? Böyle eşsiz biti beğeniye kavuşan gül, doğa’nın ana’lığına mı bırakılacaktı? Hayır.. Gül yetiştiricileri de bir çaba içine girdiler. Rönesansın sonlarına doğru ancak sekiz tür gül varken, güzel sanatların gelişmesiyle yeni! bir hamle yaratıldı. Fevkalade güzel bahçelerin bulunduğu 18. yüzyılın sonlarına doğru, çeşit sayısı yirmi dörde çıkıyor.Bu arada Uzak Doğu’dan yeni çeşitler Avrupa’ya getiriliyor. La Marquise de Pompa dour ve Mari Antoinette özel bir ilgi ile gülcülüğü geliştiriyorlar. Racine, La Fontaine, Voltaire, gül üzerine şiirler yazıyorlar. Malherbe kızı ölen bir dostunu teselli için yazdığı bir şiirde, şu güzel duyuşu yansıtıyor:

    “Ve yaşadı, güller arasındaki bir gonca gibi,
    Bir sabahlık zaman içinde.. “

    Ondokuzuncu yüzyılın başlarında, Hollanda ve Fransız gülcüleri yeni adımlar attılar. 1805-1810 yılları arasında imparatoriçe Josephine in himayesiyle, botanist »e çiçekçilerin işbirliği ile Malmaison bölgesinde 250 nevi ve çeşit gül bir araya getirildi. Bu miktarı 1818′de gülcü Vibert 300′t 1889′da Prevost 949′a çıkarıyorlar. Hemen aynı tarihlerde botanist Desportes bize 2650 varyete haber veriyor. Bu çeşitlenme giderek 1845 de 5000′e ve 1899 da devrin meşhur gülcüsü M.J. Gravereaux’un Le Haye bahçesinde 8000′e ulaşıyor. Ve 1912′de 12.000′e yükselmiştir.