Halit Ziya Mai ve Siyah Roman Özeti

Konusu 'Kitap Özetleri' forumundadır ve Nehir tarafından 8 Ocak 2014 başlatılmıştır.

  1. Mai ve Siyah Romanının Özeti

    Ahmet Cemil liseyi bitirir bitirmez hayatını kazanmak ve ailesine bakmak zorunda kalmıştı. Annesiyle kızkardeşinden başka kimsesi yoktu. Lisan dersi vererek ailesini geçindirmek istiyordu. Boş vakitlerinde şiir yazar. Edebiyat alemine ilgi çekici bir yenilik getirmeye çalışırdı. Bu konuda arkadaşı Ali Şekip, Hüseyin Nazmi gibi gençlerle konuşur ve fikirlerini savunurdu.

    Ahmet Cemil bir akşam Tepebaşı bahçesinde otururken uzaktan mavi bir elmas yağmuru gibi yıldızları seyrederek gelecekte ünlü bir şair olacağı hayalini kurdu. Her şeye rağmen çalışacak ve mücadele edecek başarıya erişmek için elinden geleni esirgemiyecekti. Bu arada arkadaşı Hüseyin Nazmi’nin kızkardeşi Lamia ile ilgileniyor onunla evlenerek bir yuva kurmaya can atıyordu.

    Ahmet Cemil’in çocukluğu ile gençliği büyük sıkıntılar içinde geçmişti. Özel dersler verdiği şımarık zengin çocuklarının ailesinden para almak gururunu incitiyordu. Bir ara piyasaya tercüme yaparak geçinmeyi de denemişti ama bu da onun yaradılışına uygun değildi. Çünkü kitapçılar, ona tercüme etmesi için öyle kötü kitapları veriyorlardı ki zavallıda ne heves kalıyordu ne de başka bir şey… Üstelik parayı da binbir güçlükle üze üze veriyorlardı.

    Ahmet Cemil’in günün birinde gazetede ufak bir iş bulması hayatını biraz düzene sokar gibi oldu. Günün birinde gazete sahibinin oğlu Vehbi Efendi’ye de kendi kızkardeşi İkbal’i vermek zorunda kaldı. Ne var ki Vehbi sarhoş ve küstah bir adamdı. Karısının hamile olduğunu bilmesine rağmen tekmelerle dövüyor öte yandan kendisi evdeki beslemelerle gönül eğlendiriyordu.

    Ahmet Cemil kızkardeşinin durumundan kendisini sorumlu tutuyor ve bütün bunlara kendisinin sebep olduğunu sanıyordu. Bir gün dert yanmak için gittiği arkadaşı Hüseyin Nazmi’nin hariciyede uzak bir göreve gönderildiğini haber aldı. Hüseyin Nazmi çok sevinçliydi.

    Ahmet Cemil: “Demek hemen gidiyorsun ha?” dedi.

    — “Kim bilir? Zannetmem ki o kadar çabuk gidebileyim. Resmi muamele hiç olmazsa bir ay sürer. Ondan sonra… ha… sana verilecek başka bir haber var, buna ayrıca memnun olacaksın.”

    Ahmet Cemil bu ikinci şeyi bekleyerek arkadaşının yüzüne baktı. O, gülerek söyledi:

    — “Senin küçük Lamia’yı veriyoruz…”

    Kulaklarına bir şey tıkandı. Hüseyin Nazmi’nin sesini bir uğultu içinde duydu.

    — “Ne demek?”

    — “Ne demek olacak? Ben gidiyorum eve bir enişte geliyor…”

    Hepsi anılarında birer birer geçiyordu. Lamia’nın çocukluğuna ait olayları Bon-Marche’deki tesadüf bir akşam burada gezerken gözlerinin selamı… Daha sonra o müsamere… Ya o defterin altına yazdığı iki kelime yalnız Lamia’nm muhabbetine bir senet hükmünde değil miydi? Şimdi zihninde Lamia’yı, babasının, annesinin ısrarına karşı direnememiş bir zavallı halinde görüyor ve kendi kendisine “ihtimal ben burada kalbimin koptuğunu hissederken o da yukarıda ağlıyor” diyordu. Ah onun kendisi için ağladığını bilse evet bunu mümkün olup görse yalnız bununla avunacak, yalnız bu ödüle layık onu kaybetmeye dayanabilecekti.

    Bir ara “Lakin ben ne kadar garip bir adamım. Niçin hepsini Hüseyin Nazmi’ye söylemiyorum? Neden şimdi bütün gerçeği itiraf ederek: “Onu bana ver, o benim olmayacak olursa hayat artık taşınılamayacak bir yük hükmünde kalacak’ demiyorum?” dedi. Sonra bütün zavallılığı, fakirliği, mesleksizliği aklına geldi. Lamia’yı ne sıfatla talep edecek, ona nasıl bir tasarruf hakkı gösterebilecekti? Lamia kendisinden ne kadar uzak, ne kadar uzaktı”

    Ahmet Cemil böylece bu arzusundan vazgeçmek zorunda kaldı. Önce kardeşi, sonra da Lamia… Artık onun yapacak nesi vardı? Eseri mi? Onu ne için ve kim için meydana getirecekti? Artık ne yapması gerekiyorsa karar vermesi gerekiyordu.

    Hüseyin Nazmi gidiyorsa o da gidecekti. Fakat onun ümit dolu yeni ve cazip bir görevle Avrupa’ya gitmesine karşılık Ahmet Cemil’de başka bir görev alarak Anadolu’ya gidecekti.

    Annesiyle beraber bir vapura binip yola çıktı. Son defa İstanbul’u Cihangir’i seyretti.

    Dalgalar uzun siyah birer yılan gibi kıvrana kıvrana, yuvarlana yuvarlana açılıyor, belirsiz bir dil ile zulmetlerin sonsuz uzaklıklarına doğru serilerek onu davet ediyordu. Bunların siyah kucağına atılmak yarın doğacak olan o güneşin, hayatın sefaletinden kaçmak, bu siyahlıklar içinde sonsuz bir yoklukla mutlu ve mesut bir şekilde yaşamak… Birdenbire sil içindi. Ta yanı başında bir ses:

    - “Cemil niçin karanlıkta yalnız duruyorsun?” diyordu.

    O zaman titreyerek ayağa kalktı:

    — “Geliyorum anne” dedi ve hayatta bir ümidi kalmamış bu çocuk yavaş yavaş bu siyah geceden şu kendisini çekip almak isteyen alemden ayrıldı. Varlığını daha kuvvetle çeken bu sese uyarak annesini takip etti.