Hazreti mevlana nın tasavvuf ve ahlak anlayışı

Konusu 'Dini Bilgiler' forumundadır ve Ceren tarafından 17 Aralık 2014 başlatılmıştır.

  1. Ceren

    Ceren Süper moderatör

    Hazreti mevlana nın tasavvuf ve ahlak anlayışı

    Mevlana felsefesinin temelinde aşk vardır. Mevlana’ya göre tanrıya ulaşmak için gerekli olan en önemli şey aşktır.
    Mevlana’nın sevgisi evrenseldir, ırk, din, dil ayrımı yapmadan tüm insanları kapsar. Tasavvuf inancını sadece bir nazariye olarak benimsememiş, günlük hayatına da mal etmişti. Kadına büyük önem vermekte,“Sizler kadının kapanmasını istedikçe, herkeste onu görme isteğini kamçılamış olursunuz. Bir erkek gibi, bir kadının da yüreği iyiyse, sen hangi yasağı uygulasan da o iyilik yoluna gidecektir. Yüreğin kötüyse, ne yaparsan yap, onu hiçbir şekilde etkileyemezsin" diyerek erkekle eşit olduğunu savunmaktaydı. Mevlana sevgisini diğer din ve ırklardan olanlara da göstermiştir. Nitekim öğrencileri arasında Müslümanlar, Yahudiler, Hıristiyanlar, Rumlar, İranlılar, Araplar, Ermeniler bulunmaktaydı. Mevlana, tüm dinleri bir görmekte, dinler arası ayrılığın Tanrı ile bağdaşmayacağını düşünüyordu. Sonuçta asıl mesele insandı ve dinler, felsefeler ve ahlak sistemleri insanı daha mutlu, daha değerli yapma yolundaki vasıtalardı. O'na göre tüm insanlar, tanrının bir görüntüsüydü.

    MEVLEVİLİK

    Mevlevilik, Sünni tarikatlar arasında en yaygınlarından biridir. Mevlânâ ve oğullarının sağlığında dostluğunu kazanan bazı yakınlarının gömüldüğü Konya Mevlevihanesi, Kubbei Hadre [Yeşilkubbe] diye anılan türbe, tarikatın merkezi ve kutsal makamı olarak benimsendi. Mevlevilik, Tanrı ile evrenin birliği görüşüne dayanır. Tanrı, yarattığı evrende ortaya çıkar. Evrende var olmak, Tanrı‘nın bir görünüşüdür. Gerçek varlık Tanrı‘dır. Her şey Tanrı‘dan gelir, sonunda gene Tanrı‘ya dönecektir. Tanrı, bir bütünlük içinde evreni kuşatır. Tanrı‘dan başka varlık yoktur.

    Mevleviliğin benimsediği ve Mevlânâ’nın eserlerinde dile gelen bu anlayış, yeni değildir; varlık birliği (vahdeti Vücut) görüşüne dayanır. İnsanda, ruh denen, Tanrısal bir öz vardır. Ruh, insan varlığının en yüce özüdür. İnsana insanlık değeri kazandıran bir cevher’dir.

    İnsanı gerçeğe ulaştıran, Tanrısal özün sırlarına erdiren, akıl değil aşktır. Aşk, insanın özünde, Tanrı‘ya karşı duyulan en derin bir özlem niteliğini taşır. Aşkın özünde dile gelen, sezgidir. Aşk ile sezgi birbirini bütünleyen iki manevi güçtür. Onlar birbirinden ayrılmaz. Sezgi ile aşk, insan ruhunun kavrayış, anlayış gücüdür; bilme, öğrenme yeteneğidir.

    İnsan, yalnız aşk ile olgunlaşır, gerçekleri, Tanrısal sırları kavrayabilecek olgunluğa ulaşır. Bütün yaratıklar, sema ederler, kendi dillerince Tanrı‘yı anarlar. Tanrı, sürekli yaratış eylemi içinde olan, daima kendini yenileyen, bütün varlık evrenini bir yüce bütünlük içinde kuşatan iradedir, sevgidir, nurdur.

    Her türlü tanımın, açıklamanın, anlatımın üstündedir. Onun varlığı, insan aklının sınırlarını, kavrayış yeteneklerini aşar. insan, gönlünü aşk ile, Tanrı sevgisi ile doldurursa, Tanrı‘yı gönlünde duyar, gönül gözüyle görür, gönül diliyle konuşur. Tanrı aşkı insanın içine dolunca, insan, Tanrı‘dan başka bir varlık görmez olur. Her an kendinin Tanrı katında olduğunu, her anının, her yanının Tanrı ile dolduğunu sezer, gönlünde duyar.

    İnsan, aşk ile basamak basamak Tanrı‘ya yükselir, belli kemal aşamalarına ulaşır. Ulaştığı her aşamada, Tanrı‘yı ayrı bir görünüş niteliği’nde sezer. Bu bakımdan aşk ile yükselmek, kemal ve irfan sahibi olmak, Tanrı‘ya yaklaşmak anlamına gelir. Bütün insanlar, yeryüzünde edindikleri bilgi (aşk ile kazanılan bilgi) derecesine göre Tanrı‘yı yansıtan birer varlık oldukları için, insanı sevmek, Tanrı‘yı sevmektir.

    Yaratılmışlar içinde en yücesi insandır. İnsanın yüceliği, Tanrı‘ya yakınlığından, gönlünün bir Tanrısal görünüş alanı olmasından ileri gelir. Tanrı, insanı birtakım ilâhi özlerle, yüce nitelik ve yeteneklerle donattı. Varlıklar içinde onu yüce kıldı. İşte bunu anlama ve bu yüceliği kavramaya irfan denir. İrfan, aşk ve sezgi ile kazanılır. Gönlünde aşk ateşi, ruhunda Tanrı sevgisi bulunmayan, bunu, derin anlamı kavrayamaz; insanın özünde saklı ilâhi sır’a eremez. Bu sıra ermenin yolu «aşk ile yanmak, aşk ile pişmek»tir.

    Mevleviliğin anladığı aşk, insanın insana karşı duyduğu geçici, beşeri muhabbet değildir, Tanrı‘ya duyulan sınırsız, derin ve karşılıksız bağlılığı gerektiren sevgidir, sonsuz coşkunluktur. Mevleviliğin düşünce ve görüş bakımından Yeni-Eflatun’cu felsefe akımının dolaylı olarak etkisi altında kaldığı, hem Mevlana’nın hem de onun ardından gelenlerin eserlerinde geçen tasavvuf kavramlarından açıkça anlaşılır. Mesnevi’de, Divanı Kebir’de, Sultan Veled’in, Ulu Arif Çelebi’nin eserlerinde görülen bütün tasavvuf kavramları Plotinos’un geliştirdiği Yeni-Eflatun’cu felsefe akımının düşünce ürünleridir.

    İslâm dünyasında dinle musikiyi bağdaştıran, ibadette musikiye yer veren ilk tarikat Mevleviliktir denebilir. Ney, kudüm, nısfiye, rebap, daha sonraları tambur ve başka sazlarla dini nitelikte tören düzenleyen, zikreden, sema meclisine giren, ilâhiler okuyan Mevleviliktir.
    Mevleviliğin temel ilkeleri, genellikle on iki konuda toplanır:

    1. insanlığa hizmet etmek;
    2. başkalarına her zaman iyi ve güzel davranışın örneği olmak;
    3. Mesnevi okumak ve mutasavvıf olmak;
    4. aklı iyi kullanmak, hikmet sahibi olmak;
    5. dindar olmak;
    6. içini her zaman temiz tutmak;
    7. Mevlânâ’yı pir tanımak;
    8. Mevlânâ’nın yolundan ayrılmamak;
    9. Tanrı‘dan, Hz. Muhammed‘den sonra Mevlânâ’ya bağlanmak, ona gönülden inanmak;
    10. bilim edinmek, bilgili olmak;
    11. alçakgönüllü, sabırlı, güler yüzlü ve nazik olmak;
    12. maddi ve manevi bakımdan temiz olmak.

    Bunlar Mevleviliğin değişmez kurallarıdır. Mevlevi tarikatına giren, çile dolduran herkesin bunlara uyması gereklidir.
     
    Son düzenleyen: Moderatör: 19 Aralık 2014