Hendek savaşı hakkında bilgi

Konusu 'Dini soruların cevapları' forumundadır ve Eylem tarafından 6 Ağustos 2016 başlatılmıştır.

  1. Eylem

    Eylem Süper moderatör Yönetici

    HENDEK SAVAŞI

    Peygamber efendimizin, müşriklerle hicretin 5. (M. 627) yılında yaptığı müdafaa savaşı. Bu savaşta düşman ordusu, Mekke’de bulunan putperest müşriklerden, bazı Yahudi ve diğer kabilelerden meydana geldiği için hizipler, kabileler topluluğu manasında “Ahzâb Gazası” denildiği gibi, Medine’nin kuşatılması sebebiyle “Medine Muhasarası”, Medine’nin etrafına kazılan hendekten dolayı da “Hendek Gazası” denilmiştir.

    Hicretten sonra Mekkeli müşriklerle Medine’de bulunan Müslümanlar arasında Bedr ve Uhud savaşlarından sonra üçüncü olarak Hendek Savaşı yapıldı.

    Medine’de bulunan Nâdiroğulları (Benî Nâdir) adındaki Yahudi kabilesi, Müslümanlarla yaptıkları anlaşmayı bozdu. Peygamber efendimize suikast tertiplediler. Bu sebeple Beni Nadir Kabilesi Medine’den çıkarıldı. Bu kabilenin reisi, diğer bazı kabilelerin reisleriyle birleşerek Mekke’ye gidip, müşriklerle anlaştı. Bu anlaşmanın neticesinde beraberce Medine’de bulunan Müslümanların üzerine saldırmaya karar verdiler. Böylece 10.000 kişilik bir müttefik düşman ordusu toplandı. Ordunun idaresi Ebu Süfyân’a verildi. (Ebû Süfyân daha sonra Mekke’nin fethinde Müslüman oldu.)

    Düşmanın bu hazırlığını Peygamber efendimiz öğrenince, hemen Eshâb-ı kiramı topladı, durumu görüştü, istişare yaptı. Medine’nin savunulmasında nasıl bir yol takip edileceği görüşüldü. Eshâb-ı kiramdan Selmân-ı Farisi; “Yâ Resûlallah! Bizim İran diyârında bir şehre düşman hücum ettiği zaman, müdafaa için şehrin etrafına hendek kazmak âdettir. Medine’nin müdafaası için biz de hendek kazalım.” dedi. Selman-ı Farisi’nin bu teklifi beğenilip kabul edildi. Hendeğin kazılacağı yer tespit edildi ve gerekli malzeme toplatıldı.

    Ön tarafı açık olan Medine’nin bir tarafı yalçın kayalı dağlarla çevrili, diğer tarafı da düşmanın geçmesine elverişli değildi. Düşmanın ön taraftan saldırma ihtimali olduğu için hendeğin buraya kazılması kararlaştırıldı ve iş bölümü yapıldı. Sel Dağının eteği ordu merkezi olarak seçildi. Peygamber efendimiz de hendeğin kazılmasında çalıştı. Günlerce aç kaldıkları oldu. Bizzat Resûlullah efendimizin, açlığını bastırmak için mübarek karınlarına üçtaş bağladıkları görüldü. Eshâb-ı kiram hendek kazma esnasında pek çok mucizeye şahit oldular. Bir avuç hurma, Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) duasıyla o kadar arttı ki, hendek kazma işinde çalışan bütün Eshabı doyurdu. Eshâb-ı kiramdan Cabir, bir koyun kesip Resûlullah efendimizi yemeğe davet etmişti. Sevgili Peygamberimiz hendekte çalışan Eshâb-ı kiramın hepsini yemeğe götürdü. O yemek Peygamberimizin mucizesi olarak o kadar bereketli oldu ki, onar kişilik gruplar hâlinde yüzlerce kişi yediği hâlde bitmedi.

    Hendek kazıldığı sırada hava soğuktu, sert bir şimal (kuzey) rüzgârı esiyordu. Kazma işi zorlaşıyordu. Hendekte çıkan büyük bir kayayı Resûlullah üç vuruşta parçaladı. İlk vuruşunda bir ışık yayıldı. Tekbir getirerek; “Şam’ın kırmızı köşklerini görüyorum!” buyurdu. İkinci vuruşta; “Kisrânın (İran’ın) köşklerini görüyorum!” buyurdu. Üçüncü vuruşta da yine etrafa parlak bir ışık yayıldı ve tekbir getirerek; “San’a’nın kapılarını görüyorum, bana Yemen’in anahtarları verildi!” buyurdu. Böylece Eshâbın ilerde buraları fethedeceğini müjdeledi. Neticede buyurduğu gibi oldu. İki hafta içinde hendek tamamlandı. Bir atın atlayamayacağı kadar geniş ve derindi. Eshâb-ı kiram üç bin kişilik bir ordu hâlinde düşmanın geçme ihtimali olan yerleri tuttular.

    Ebu Süfyân idaresindeki düşman ordusu, birkaç kol hâlinde Medine üzerine yürüdü. Medine önüne geldiklerinde, karşılarında hendeği gördüler. Hendek, İslâm ordusuyla müttefik düşman ordusu arasında boydan boya uzanıyordu. Geçecek yer bulamayınca, karşı taraftan ok atarak harbe başladılar. İslâm ordusunda muhacirlerin sancağı Zeyd bin Hârise’nin, Ensârın sancağı da Sa’d bin Ubâde’nin elindeydi. Hava oldukça soğuktu. Hendeği geçemeyeceğini anlayan düşman çeşitli yollar aradı. O sırada Müslümanlarla anlaşma hâlinde bulunan Medine’deki Beni Kureyzâ Yahudileri, müşriklerin teklifi üzerine onlarla işbirliği yaparak Müslümanları arkadan vurmaya kalkıştılar. Savaşın en nazik anları yaşanıyordu. Resûlullah efendimiz bu durumu öğrenince, Sa’d bin Muaz başkanlığında bir heyeti Beni Kureyzâ Yahudilerine gönderdi. Bu işten vazgeçmedikleri takdirde, daha önce ihanet eden Beni Nadir Yahudilerinin durumuna düşecekleri bildirildi ise de kabul etmediler. İslâm ordusu, bir taraftan hendek hattını koruyor, bir taraftan da Medîne içinde bulunan ve anlaşmayı bozan Beni Kureyzâ Yahudilerinin yapabileceği baskını devriyelerle önlemeye çalışıyordu.

    Medine kuşatması bu şekilde bir ay devam etti. Eshâb-ı kiram bütün güçlüklere rağmen çok büyük bir kahramanlık gösteriyordu. Bir aydan beri bekleyen düşman ordusu, bütün gücüyle şiddetli bir saldırıya geçti. Fakat hendeği ancak birkaç kişi geçebildi. Bunlardan birisi de şöhreti Arabistan’ı tutmuş olan Amr isimli azgın, kuvvetli bir düşman askeriydi. Müslümanlardan karşısına çıkacak birini istedi. Resûlullah efendimiz, hazret-i Ali’yi gönderdi, kendi zırhını giydirdi ve duâ etti. Bu vuruşma pek çetin oldu. İki taraf neticeyi heyecanla bekliyordu. Amr’ın ilk hamlesini hazret-i Ali atlattı, kalkanı parçalandı, başından da hafif yaralandı. Hazret-i Ali “Harb hiledir.” hadis-i şerifine uyarak, karşısındaki düşmana; “Hem kuvvetli bir pehlivan olduğunu söylüyor, karşında teke tek dövüşecek er istiyorsun hem de meydana birçok yardımcın ile geliyorsun. Bu ne korkaklık?” diye seslendi. Onun arkasına bakmasını fırsat bilip vurduğu bir kılıç darbesiyle Amr’ı öldürdü. İslâm askerlerinin tekbir sesleri yeri göğü inletti. Kâfirler üzüntülerinden ne yapacaklarını şaşırdılar. Dövüşmek için sırada bekleyen diğer düşman askerleri Amr’ın öldüğünü görünce kaçtılar.

    Bu olaydan bir gün sonra savaş, daha da şiddetlendi. Bir taraftan müşrikler bir tarlatan da Medine’de bulunan Beni Kureyzâ Yahudileri hücuma geçti. İslâm ordusunu akşama kadar ok yağmuruna tuttular. O gün Eshâb-ı kiram hiç namaz kılamadılar, geceleyin hepsini cemaatle kaza ettiler. Harp uzadıkça düşmanın durumu ağırlaşıyordu.

    Bir ara, düşman ordusunda bulunan Gatafan kabilesinden Nuaym ibni Mes’ûd adında biri karşıya geçerek Müslüman olduğunu, harbin bu nazik durumunda Peygamberimize hizmet etmek istediğini bildirdi. Resûlullah efendimizin emriyle Beni Kureyzâ Yahudilerine gitti ve onlara; “Siz Medine’de bulunduğunuz hâlde, anlaşmayı bozup müşriklere yardım ediyorsunuz. Müşrikler yenilip geri dönünce sizin hâliniz ne olacak? Hiç olmazsa müşrik ordusuna gidin içlerinde ileri gelen bir kısım kimseyi rehin olarak yanınıza alın ki, böyle bir durumda müşrik ordusu size yardımcı olsun.” dedi. Oradan ayrılıp hemen düşman ordusuna giden Nuaym, Ebû Süfyân’ın yanına varıp; “Beni Kureyzâ Yahudileri Müslümanlarla tekrar anlaşmışlar size yardım etmekten vazgeçmişler. Burada ise durum iyice güçleşti. Erzak bitti, asker zor durumda! Hatta Beni Kureyzâ Yahudileri sizden bir kısım kimseyi rehin isteyip Müslümanlara teslim edeceklerini söylemişler. Eğer böyle bir şey teklif ederlerse kabul etmeyin. Size yazık olur.” dedi. Beni Kureyzâ Yahudileri rehine isteyince Nuaym’ın dediklerinin doğruluğuna inanan Ebu Süfyân, Yahudilerin isteklerini kabul etmedi. Beni Kureyzâ Yahudileri de; “Nuaym’ın dediği doğru imiş.” diyerek müşriklere cephe aldılar. Hattâ Ebu Süfyân’ın birleşerek hücum yapmak isteğini de kabul etmediler. Araları açıldı.

    Kuşatma uzadıkça müşriklerle müttefikleri, harb etmekten usandılar. İslâm ordusunun yılmadan yaptığı müdafaa karşısında çaresiz kalıp perişan oldular. O sırada birden bire soğuk ve şiddetli bir fırtına çıktı. Düşmanın ordu merkezi alt üst oldu. Gece karanlığı basınca, rüzgârın şiddetiyle her şeyin darmadağın olduğunu gören düşman, dehşete kapıldı. Müşrik ordusunun başı Ebu Süfyân, daha fazla dayanamayıp çekilmeye karar verdi. “Ben geri dönüyorum.” diyerek Mekke’nin yolunu tuttu. Paniğe kapılan ordusu da her şeyini bırakarak savaş meydanını terk etti. Bütün güçleriyle her türlü zorluğa katlanarak Allah yolunda cihâd eden Eshâb-ı kirama, Allahü teâlânın yardımı ulaştı ve düşmanları perişan oldu. Bu hâdise, Kur’ân-ı kerîm’de mealen şöyle bildirilmektedir: “Ey iman edenler! Allahü teâlânın üzerinizdeki nimetlerini hatırlayınız. Hani size (Hendek Savaşında) ordular saldırmıştı da, biz onların üzerine bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz (meleklerden) ordular göndermiştik...” (Ahzâb sûresi: 9)

    Peygamber efendimiz de bu zafer karşısında Allahü teâlâya hamd ve şükür ederek, Eshâbına; “Artık nöbet sizindir. Bundan sonra Kureyş sizin üzerinize gelemez.” buyurdu.

    Hendek Gazasında müşriklerden dört kişi öldü. Müslümanlardan beş kişi şehîd verildi. Peygamber efendimiz harp sahasından Medine’ye dönünce, silâhlarını çıkarmadan hemen savaşın en nazik anında ihanet eden Beni Kureyzâ Yahudilerinin üzerine hareket emri verdi