Hz. Muhammed'in Faziletleri Nelerdir

Konusu 'Hz Muhammedin Hayatı' forumundadır ve Nehir tarafından 7 Ocak 2014 başlatılmıştır.

  1. Peygamber Efendimizin Faziletleri

    Cenab-ı Hakk’ın dünya ve âhirette huzurlu ve mutlu yaşamaları, Hakk’ı ve hakikati iyi bilip tanımaları için Adem oğullarına gönderdiği peygamberlerin sonuncusu ve en sevgili kulu olan Hz. Muhammed’in: “Eşref-i mahlûkat” (yaratıkların en şereflisi) olması sıfatiyle sayısız ayrıcalıklarının bulunduğu bilinen kesin gerçeklerdendir. Sadece İslâm bilginleri değil batı âleminin tarafsız düşünürleri ve ünlü şarkiyatçılar da İslâm Peygamberi’nin mümtaz ve müstesna kişiliğine olan hayranlıklarını defalarca eserlerinde dile getirmişlerdir. Bir örnek olmak üzere “Cöllege de France”ın tanınmış profesörlerinden ve İslâm dünyasını en yakından incelemiş yetkili ve yetenekli üstatlarından L. Massignon’un “Situation de l’İslâm = İslâmın Durumu” (Paris, 1939) ünvanlı kitabının Giriş kısmından şu anlamdaki cümleleri almakla yetineceğim “Arap kabilelerinin dağınıklığından bir millet, mücadele halindeki kılanların bir yığınından bir devlet ve henüz yazılı şekle geçen bir ağzı evrensel bir uygarlık dili yapan odur. İslâmiyet Arap fütuhatı ile İranlılar, Türkler ve Balkanlılar arasında Hindistan’da, Çin’de, Malezya’da ve Sudan’da genişlemesini bu payansız yayılışa ulaşmayı O’na ve O’nun ilk askeri seferlerine, çöl ortasında yaptığı hayret verici gece baskınlarına, serayaya borçludur.”

    İşte biz şimdi Allahu Taâlâ tarafından: “Âlemlere ancak rahmet olmak üzere gönderilen” Hz. Muhammed’in karakterinin (Özyapısının) iki önemli özelliği üzerinde durmak niyetindeyiz. Bunlar O’nun güçlüklere katlanma ve kusurları bağışlama faziletleridir.

    ilk önce Allah’ın Hz. Peygamber’e Kur’ân-ı Kerim’de bu konularda lütfettiği öğütleri hatırlatmakta yarar görürüz. A’râf Sûresinin 199. âyetinin meâli şöyledir: “(Habibim) Sen af yolunu tut, bağışla, uygun olanı emret, bilgisizlere aldırış etme”. Hûd Sûresi’nin de 115. âyetinin meâli şöylece Türkçeleştirilebilir: “Sabr ve sebat et (katlan) çünkü Allah iyi hareket edenlerin mükâfatını zayi etmez.” Nihayet son bir misal olmak üzere en-Nahl Sûresinin 125. âyetinin de anlamını nakledelim : “(İnsanları) Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle davet et, onlarla mücadeleni en güzel (yol) hangisi ise onunla yap…”.

    Şimdi gerçekten Hz. Peygamber’in kendisine vahy olunan emirler çerçevesinde bir çok güçlüklere katlanışını ve şahsına karşı işlenen kusurları bağışlamak büyüklüğünü gösteren bazı olaylara kısaca da olsa değinebiliriz.

    M. 620 yılında yanlarında azatlı kölesi Zeyd B. Harise olduğu halde Hz. Muhammed, Taif’e gitmişlerdi. Halk O’nun dine çağrısına icabet etmek şöyle dursun hakaret ve tecavüzle mukabeleye kalkışmıştı. Sokak serserilerinin attıkları taşlarla ayakları kanamış, halsiz düşmüş, yürüyemez duruma gelince de tanıdık bir kişinin bağına sığınmıştı. Fakat O, bu hüzünlü anda bile saldırganlara beddua etmemiş, çektiği mihnetleri, belâları sükûnetle karşılamış yalnız ve yalnız Allah’ına yalvarıp şu anlamdaki “arz-ı hali” ile sadece O’nun rızasını istemiştir: “İlahi kuvvetimin zaafa uğradığını, çaresiz kaldığımı, halk nazarında hor görüldüğümü ancak Sana arzederim. İlahi gazabına uğramadı isem çektiğim mihnetlere belâlara aldırmam. İlahi Sen razı oluncaya kadar işte affını diliyorum. Her kuvvet, her kudret Seninle kaimdir.”

    Hz. Peygamber, Hz. Ebu Bekir ile beraber Hicret’e karar verince Mekke’den ayrılıp bir mağaraya gizlenmişlerdi. Puta tapıcılar (müşrikler) onların canlarına kasdetmek, başlarına belâ getirmek için yollara düşmüş onları aramakta idiler. Mağara kapısına kadar da gelmişlerdi. “Yâr-i gâr’ı = Mağara arkadaşı” tereddüt ve endişe içinde sormuştu: “Ey Allah’ın Elçisi ben ölürsem bir şey olmaz, fakat ya sana bir şey olursa?” Aldığı cevap iman, metanet ve iradenin sesi idi: “Mahzun olma; Allah bizimledir.”

    Hz. Peygamber’deki sabır ve katlanma örneklerinden biri de bir savaş gününe tesadüf eder: Uhud Savaşının bir ana baba saatinde Hz. Muhammed yaralanmıştı. Mübarek yüzlerinden kanlar akıyordu. Kendilerine doğru ok yağmurları yağdıran sapıklar ordusuna karşı o kendisini hâle gibi çevreleyen mahdut bir kaç sahabisi ortasında sakin ve-merhametli davranışıyle şöyle dua etmekte idi. “Ya Rabbi, kavmimi affet; çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar”. Savaş alanlarında kana susamışlara böylesine acıyarak geniş gönülle dua etmek ancak Hz. Muhammed gibi eşsiz ve daha kâmili dünyaya gelmemiş insana özgüdür.

    Hicretin 8. yılı Ramazan ayı (Ocak 630) içinde müminler ordusu Mekke-i Mükerreme’ye İslâmın nurunu ebediyyen yerleştirmiş, muhteşem fetih başarılmıştı. Allah’ın kulu ve Resulü Hz. Muhammed Kâbe’deki putları ora halkının gözleri önünde müminlere parçalattıktan sonra sekiz yıl önce kendisini doğduğu kentten çıkmaya mecbur eden, ondan önce de bin bir eziyet ve cefa ile kendilerini ve Müslüman ashabını huzursuz kılan Mekkeliler’e şöyle sorularla sesleniyordu:

    “Kureyşliler size ne muamele edeceğimi düşünüyorsunuz?” Korku ve pişmanlık içinde olan Kureyşliler heyecanla karşılık vermekte idiler: “Alicenaplıkla ey kerim ve civanmerd, alicenaplıkla…”

    Ve gerçekten dünyaya gelmiş ve geleceklerin en büyüğü, en lütufkârı olan Son Peygamber Hz. Muhammed (S.A.S.) şu anlamdaki sözleri ile merhamet ve alicenaplığın müstesna bir suç bağışlama örneğini, dersini veriyordu:

    “Bu gün sizler müahaza edilecek değilsiniz, gidiniz, hepiniz serbestsiniz.”

    İmrenilmeye değer bu gibi davranışlardan biri de Huneyn Cengi sonunda görülmüştür. İslâmın çok tehlikeli anlar yaşamasına da bir ara neden olan ve gerçekten sonucu bakımından çok üstün bir zaferi simgeleyen Huneyn Gazası sonunda İslâm Ordusu’nun eline çok fazla miktarda ganimet malları geçmişti. Ayrıca 6.000 kişi kadar da esir alınmıştı. Beni Havazin Kabilesinin temsilcileri Hz. Peygamberden O’nun büyüklüğüne sığınıp esirlerinin özgürlüğe kavuşturulmasını istirham ediyorlardı. Bunlar Peygamber’in süt annesinin kabilesine mensuptular. O’nun eski çocukluk günlerini hatırlamış, fazilet ve merhametine iltica ediyorlardı. Varlıkların kendisi ile övündüğü Peygamber şöyle buyurmuştu:

    “Bana ve Abdulmuttalib oğullarına düşen bütün esirleri azat ediyorum.” Ve doğal olarak bu diğer bütün müminlere de uymaları hususunda yumuşak bir uyarı idi. Gerçekten Eshab-i kiram da aynı asil jesti tekrarlamışlardı. Böylece 6.000 tutsak birden özgürlüklerine kavuşmuştu. Bağışlamanın bu kadar cömertcesine insanlık tarihinde pek rastlanmaz.

    Esasen bu dünyada kazaya belâya uğramamanın imkânı olmadığını hepimizden çok Evrenin Efendisi bilirdi. Bir hadîs-i şerife göre: “Cenab-ı Hakk bir halkı severse onu belâ ile imtihan eder.” Yine bir başka hadîs-i şerifte: “Belânın en büyüğü peygamberlere, onlardan sonra da derecelerine uygun olarak diğer insan büyüklerine arız olur” buyurmuştur. İnancımız katlanma ve bağışlamanın eninde sonunda belâları defedebileceği merkezindedir.