İkta ve tımar sistemi arasındaki benzerlikler nelerdir?

Konusu 'Eğitim Desteği' forumundadır ve Demir tarafından 4 Ağustos 2014 başlatılmıştır.

  1. İkta ve tımar arasındaki benzerlikler nelerdir?

    Timar
    Osmanlı Devleti'nin; geçimlerine ve hizmetlerine âit masrafları karşılamak üzere bir kısım asker ve memurlara, muayyen bölgelerde, kendi nâm ve hesaplarına tahsil yetkisiyle birlikte tahsis etmiş olduğu vergi kaynaklarına verilen umûmî isim. İktâ ve dirlik diye de terminolojide anılır. Bu sistemde arazi, timar verilen kimsenin mülkü değildir. Timar sahibi (sâhib-i arz), araziyi, reâyâya (vergi vermekle mükellef olan vatandaşa) işletmek üzere verir, mahsulden ve reâyânın şahsından devletin alacağı vergileri toplar.
    Timar müessesesi, yani eski İslâm devletlerinde kullanılan ismiyle iktâ; sünnet, icmâ ve Hulefâ-i Râşidîn'in (Dört Büyük Halife) tatbikatıyla sabittir. Peygamber efendimiz devrinde görülen bu uygulama Emevîler ve Abbâsîler zamanlarında da devam edip, fethedilen topraklar, çeşitli şahıslara verildi. Abbâsîler zamanında askerî hizmetlerin Türkler eline geçmesinden sonra, Türk kumandanlar, maiyetlerindeki askerlerin masraflarına karşılık, kendilerine iktâ olarak verilen yerlerin gelirlerini topladılar. İktânın bu şekilde askerî bir mâhiyet almasından sonra bu sistem diğer İslâm memleketlerinde de kullanıldı. Asker, Gazneliler ve Büveyhîlerde maaşlı olmasına rağmen, maaş verilemediği zamanlar kumandanlar, muayyen bir mıntıkanın devlete ait vergilerini toplamakla vazifelendirilirler; topladıkları vergiler de senelik olarak kendilerine tahsis edilirdi. Selçuklular, sistemi geliştirip bundan farklı bir iktâ usûlü ortaya koydular. İdâreleri altındaki yerlerde, mal toplayıp dağıtmak ve maaş vermek yerine, bir veya birkaç köyü askere iktâ olarak verdiler. Yâni ilgili köylerdeki halkın devlete vereceği vergiler o mıntıkadaki askere tahsis edildi.

    Türkiye Selçuklu Devleti'nin yıkılmasından sonra kurulan Osmanlı Devletinde iktâ usulünün daha gelişmiş bir şekli olan ve timar adı verilen sistemin uygulanmasına, Osman Gâzi'nin fetihleriyle başlandı. Fethettiği arâziyi timar olarak askerlerine dağıtan Osman Gazi, Karacahisar’ı da oğlu Orhan Gazi'ye verdi ve:

    “Timarların sebepsiz yere sahiplerinden geri alınmaması, timar sahibinin ölümü hâlinde arazinin bu kimsenin oğluna intikal etmesi ve oğul küçükse, hizmet edecek yaşa gelinceye kadar onun yerine hizmetkârlarının sefere gitmesi” gibi şartlar koydu.

    Orhan Gazi zamanında da bir takım kumandanlar sınıra yerleştirilerek kendilerine timar verildi. Rumeli fütûhâtı başladıktan sonra Gelibolu havalisi Yâkub Ece ile Gâzi Fâzıl’a verilerek timar sistemi Trakya’da uygulanmaya başlandı.

    İlk teşkilâtlanma safhasını Murâd-ı Hüdâvendigâr Han zamanında tamamlayan timar sistemi gelişiminin zirvesine Kanunî Sultan Süleyman Han zamânında ulaştı. Kanunî, mîrî arazi ve timar sistemlerine ait hukuku belirleyen kanunlar koydu. Beylerbeyinin timar verme haklarını da sınırlayarak tezkereli ve tezkeresiz timar ayrımını ortaya çıkardı. Kanunî Sultan Süleyman Han'ın yaptığı düzenlemeler sonunda timarlı sipâhîlerin ve cebelülerin miktarı 200.000’e kadar çıktı.

    Osmanlı Devletinde timar sahibi, sâhib-i arz ismini de taşımış olmasına rağmen, ne timar dahilindeki toprakların, ne de bu toprakları işleyen köylünün, toprak sahibine veya devlete vermekle mükellef bulunduğu hak ve resimlerin (vergilerin) mülkiyetine sahipti. Ancak muayyen hizmetleri yaptığı müddetçe, devlete ait çeşitli vergileri kendi nam ve hesabına toplamak hakkından faydalanabiliyordu. Bu hak görülen vazifeye bağlı bir maaş mahiyetinde olup, timar sahibinin mülkiyetine giren bu sıfatla satılması, vakfedilmesi veya miras olarak varislerine bırakılabilmesi mümkün olan bir gelir mülk durumunda değildi. Gerçi timar sahibinin ölümü halinde devlet, sipâhinin hizmete yarar evlâtlarından bir veya birkaçına timar vermeyi prensip olarak kabul etmiş bulunuyordu. Fakat bu şekilde sipâhinin çocuklarına verilen timar, ölen babanın timarı olmadığı gibi, kıymet itibariyle de aynı değildi.

    Sipâhî timarının kılıç tabir edilen ve sipâhilik hizmetine giren herkes için bir başlangıç kadro maaşı olarak kabul edilen çekirdek kısmı vardı. Bu kısmın, sipâhinin, zamanla göstereceği yararlıklara göre yapılacak terakki zamlarıyla büyümesi mümkündü. Fakat sipâhinin ölümü halinde, oğullarına babalarının timarının ancak kılıç (çekirdek) kısmı verilebilir ve bu başlangıç gelirine vaktiyle diğer timarlara dahil yerlerin gelirlerinden çıkarılan, hisseler halinde yapılmış olan zamlar geri alınırdı. Böylece yararlılığı görülen timar sahiplerine yapılan zamlar bu suretle açığa çıkmış olan gelirlerden temin edilirdi. Bu uygulama ile, timar arazisinin zamanla türlü fırsatlardan faydalanılarak büyütülmüş olan şekilleriyle, bir aile mülkü halinde nesiller boyunca aynı soydan gelen kimseler elinde kalması önlenirdi.

    Has ve zeâmet şeklindeki büyük timarlarsa, kişi yerine makama verilirdi. Bunların sahipleri olan vezir ve beyler sık sık değişmekte olduğundan, değişen sahiplerinin bu timarlarla ailevî bir münasebet ve yakın bir alâka tesis etmeleri imkânsızdı.

    Her timar sahibinin bir kılıç yerine tayin edilmiş olması lâzımdı. Babalarının timarı, müşterek bir beratla iki kardeşe verilme halleri hariç, bir kılıç yerine iki kişi tayin edilemezdi. Daha büyük bir timar vücuda getirmek için, iki kılıç yeri bir kişiye verilmez, bu suretle tımar kadrolarında daraltma yapılamazdı.

    Hayatta olan timar sahiplerinin oğullarına dirlik verilmesi âdet değildi. Ama ihtiyarlık veya hastalık sebebiyle hizmet kudreti kalmayan sipâhi, yetişmiş ve hizmete yarar oğluna timarını devredebilirdi. Bu takdirde de timarın ancak kılıç kısmı oğla intikal ederdi. Yalnız atadan ve dededen ocak ve kadîm-i yurt (eski yurt) olan mülk timarlar istisnâ teşkil eder, bunların bütünlüğü bozulmazdı.

    Babasının ölümüyle timar sahibi olmaya hak kazanan bir çocuk, sefere gidebilecek yaşa geldiği halde, yedi yıl timar talebinde bulunmazsa, her türlü hakkını kaybetmiş olurdu. Babaları timarından kendilerine timar verilmiş olan sipâhi oğulları, eskiden, on yaşına gelinceye kadar, sefer zamanı, yerlerine bir cebelü gönderebilir ve ancak on yaşından sonra bizzat kendilerinin gelmesi icab ederken, seferlerin uzaklarda yapılmaya başlanmasıyla bu yaş haddi on altıya çıkarılmıştı.

    Timar, her ne kadar belli bir hizmet karşılığında timar sahibinin devlete ait vergileri kendi hesabına toplaması demekse de, timarların nevilerine göre timar sahibinin devlete karşı olan mükellefiyetleri değişmektedir. Devlete karşı olan mükellefiyetleri açısından, timarlar beş kısımda incelenebilir.

    1. Arazinin mülk olarak verilip verilmediğine göre:

    a) Mülk timarlar: Bu tür timarlarda devlet, türlü hak ve vergi (resim)leri toplama yetkisini timar sahibine bütün hayatı boyunca ve ölümünden sonra da mirasçıları tarafından tam bir mülk olarak tasarruf edilebilecek bir gelir halinde bırakmış bulunmaktadır. Bu gibi haklar vaktiyle devletten bir mülk olarak satın alınmış yahut fevkalâde durumlarda bir hizmete bağlı olmayarak bağışlanmış serbest mülkler olduğu halde zamanla devlet tarafından askerî hizmet şartı koyulmuştur.

    Mülk timarlarının sahipleri sefere bizzat gitmek veya mükemmel silâhlanmış bir miktar asker (cebeli) göndermek mecburiyetindedirler. Eğer bu tip timar sahipleri sefere bizzat gelmezler veya yerlerine cebeli göndermezlerse, diğer timarlar gibi dirlikleri ellerinden alınıp bir başkasına verilmez, sadece timarın bir yıllık gelirine devlet tarafından el konulurdu. Sahipleri ölünce de bu tip timarlar bütünüyle erkek evlâda verilir, erkek evlat olmadığı takdirde, erkek veya kadın diğer mirasçılara intikal ederdi. Onlar da hisseleri nispetinde gönderilecek cebelülerin masraflarına iştirak ederlerdi. Bu gibi timarlar, diğer mülkler gibi serbestçe alınıp satılabilir ve aynı mükellefiyetlerle vakfedilebilirdi.

    b) Mülk olmayan timarlar: Bu tip timarlarsa hizmet karşılığı timarın gelirlerinin bir kısmının tahsisi suretiyle verilen timarlardır ki, Osmanlı Devleti'nde timarların çoğu bu türdendi. Bunlar timar sahibine mülk olarak verilmediğinden satılamaz, vakfedilemez, miras bırakılamazdı.
     

  2. 2. Arâzinin gelirine göre:

    a) Has: Senelik geliri 100.000 akçe ve daha fazla olan timarlara denirdi. Padişaha verilenler havass-ı hümâyûn adını taşırdı. Haslar, padişahtan başka hânedâna mensup kişilere, vezirlere, beylerbeylerine, sancakbeylerine, defterdarlara vs. verilirdi. Padişah ve hânedâna mensup olmayanlara verilen haslar, makama mahsus olduğundan, vazifede bulundukları süre içinde kendilerine aitti. Azillerinde veya ölümleri halinde bu dirliği kaybederlerdi.

    Haslar, voyvoda denilen kimseler vasıtasıyla idare edilirdi. Has olarak verilen yerin öşür ve diğer resimleri, has sahibine ait olup, köylü ziraat yapmazsa, toprak elinden alınarak bir başkasına verilirdi. Has sahibi, gelirlerinin her 5000 akçesi için devlete bir cebelü adı verilen atlı, zırhlı ve silâhlı bir asker beslemek zorundaydı.

    b) Zeâmet: Senelik geliri 20.000 akçeden 100.000 akçeye kadar olan dirliğe denirdi. Zeâmetler, eyalet merkezlerinde bulunan hazine ve tımar defterdarlarına, zeâmet kethüdâlarına, sancaklardaki alay beylerine; kale dizdârlarına, kapucubaşılarına, dîvân kâtiplerine, defterhâne ve hazîne-i âmire kâtiplerine verilirdi. Ayrıca timar sahipleri, büyük hizmetlerde bulundukları zaman, terakki (zam) alarak zeâmet sahibi (zâim) olabilirdi. Zâimler hayatta oldukları müddetçe ellerinden alınmazdı. Zâimler de haslardaki gibi, ilk beş bin akçesi hariç, sonraki her 5000 akçe gelir için bir cebelü beslemek mecburiyetindeydiler. Zeâmetlerin 50.000 akçeden yukarı olanlarına ağır zeâmet adı verilirdi.

    Zeâmet sahipleri, zeâmetlerindeki vergileri bütünüyle kendileri alır, sancakbeyi ve subaşılar müdahale edemezlerdi. Savaş zamanlarında cebelüleriyle birlikte sancak beylerinin kumandası altında sefere iştirak ederlerdi. Savaş olmadığı zaman da, kimseye bağlı olmazlar, hattâ toprakları içindeki suçluları kendileri yakalarlar, başkaları karışamazdı. Zeâmetin bazen birkaç kişiye müşterek olarak verildiği de olurdu.

    c) Timar: Senelik geliri 2000 akçeden başlayarak 20.000 akçeye kadar olan dirliğe timar ismi verilmiştir. Timar sahipleri senelik gelirden kılıç adı verilen muayyen bir kısmın ayrılmasından sonra geriye kalan gelirin her 3000 akçesi için bir cebelü (tam teçhizatlı asker) beslemeye mecburdular. Kılıç bedeli, sipahinin kendi aylığına karşılıktır. Kılıç bedelinin miktarı, illere ve timarların tezkereli veya tezkeresiz oluşuna göre 2000, 3000, 6000 akçe arasında değişirdi. Herhangi bir gelir kademesinde bulunan sipâhinin harbe katılmak için getirmesi lâzım gelen silâhlarla zırh ve çadırların nevi, berâberinde gelecek cebelü tâbir edilen yardımcı silâh arkadaşlarının adedi ve teçhizatı bütün teferruâtıyla tespit edilmiş bulunmaktaydı. Harbe girmeden evvel beylerbeyi tarafından bu bakımdan sıkı bir teftişe tâbi tutularak kusurlu görülen sipâhilerin ellerinden timarı alınıyordu. Orduların harpten evvelki toplanma yerlerinde teçhizatın gözden geçirilmesiyle birlikte, türlü silâhların kullanılma talimleri ve bu arada bilhassa yeni çağlarda ehemmiyet kazanmış olan, tabanca kullanan sipâhilere, at sırtında seyir hâlinde silâhlarını süratle doldurup boşaltma talimleri yaptırıldığı da görülmekteydi.

    Timar sahipleri ölünce timarının kılıç kısmı oğluna veya oğullarına müşterek timar olarak verilir, diğer kısmı terakki sağlayan timar sahiplerine dağıtılırdı. Cephede ölen timar sahibinin oğluna, yatakta ölen timar sahibinin oğluna verilenden daha büyük dirlik verilmesi de kanunda açıkça belirtilmişti.

    3. Timar sâhiplerinin gördükleri işlere göre:

    a) Eşkinci timarları: Bunların sahipleri, harp zamanında, alay beyinin kumandası altında cebelüleriyle birlikte bilfiil sefere gitmekle mükelleftiler. Osmanlı timarlarının ekserisi bu türdendi.

    b) Mustahfız timarları: Bunlar, kale askerlerine verilirdi. Bu timarların sahipleri, mensup oldukları kalenin müdafaasıyla mükelleftiler. Aslında askerî olmakla birlikte bu tür timarlar, kale komutanlarına ve kaledeki görevli askerlerle her türlü hizmetlilere verilirdi.

    c) Hadere (Hizmet) timarları: Bu timar sahipleri, saraya ve dinî kurumlara belli hizmetlerde bulunmakla mükelleftiler. Bu timarların sayısı çok azdı.

    4. Veriliş şekillerine göre:

    Kanunî Sultan Süleyman Han devrine gelinceye kadar, ölmüş olan timar sahiplerinin oğluna beylerbeyi tarafından timar veriliyordu. Fakat 1530’da bu usul değiştirildi ve beylerbeyinden ancak düşük gelirli timarları verebileceği, daha büyük gelir sağlayan timarlarınsa beylerbeyinin tezkiresi üzerine İstanbul’dan fermanla verilebileceği esası kabul edildi. Beylerbeyinin tezkiresini alan sipâhi, İstanbul’a giderek, altı ay zarfında beratını almak mecburiyetindeydi. Aksi takdirde timarının gelirinden faydalanamazdı. Bu esasların kabul edilmesi üzerine tezkireli-tezkiresiz timar ayırımı ortaya çıktı.

    a) Tezkireli timarlar: Beylerbeyinin doğrudan doğruya vermeye yetkili olmadığı timarlar olup, İstanbul’dan verilirdi. Ayrı vilâyetlerdeki timarların kılıç kısımları aynı büyüklükte olmadığından, tezkireli ve tezkiresiz timarların büyüklükleri beylerbeyliğine göre değişmekteydi. Meselâ Rumeli, Budin, Bosna, Tameşvar beyliğinde geliri 6000 akçeden fazla olan timarlar tezkireliydi. Buna karşılık Kıbrıs adasında ve Kocaeli, Biga sancaklarında 5000, Karaman, Zülkadriye ve Rum eyâletlerinde de 3000 akçenin üzerinde gelire sahip timarlar tezkireliydi.

    b) Tezkiresiz timarlar: Beylerbeyinin doğrudan vermek yetkisine sahip olduğu timarlardı. Bunların kıymeti ekseriya düşüktü.

    5. Mâlî yapısına göre:

    a) Serbest timarlar: Timar sahibinin, gerdek, tapu, kışlak, yaylak, cürüm ve cinâyet resimleri (vergileri) gibi miktarları önceden belli olmayan ve bâdihevâ denilen bu vergileri almak hakkına sahip olduğu timarlardı. Subaşı, çeribaşı ve benzeri bir takım vazife sahiplerinin timarları ve büyük devlet memurlarının görev sürelerince devam eden has ve zeâmetleri serbest timardı.

    b) Serbest olmayan timarlar: Sahibinin bâdıhevâ denilen vergileri almak hakkına sahip olmadığı timarlardı.

    Osmanlı Devleti'nde yurtluk ve ocaklık tabir edilen timarlar da vardı. Bunlar, tersane masraflarını, yahut bir kalenin muhafızlarının veya bir kasaba, bir şehir memurlarının aylıklarını karşılamak için verilen dirliklerdi. Bunların sahipleri birkaç bölgenin öşrünü tahsil ederlerdi. Ocaklık tevcihi, timar sahibine öşürden başka ayrıca gümrük vergisi gibi bazı vergilerin tahsiline salâhiyet verirdi. Yurtluk ve ocaklık alan kimseler, hudutları korumak ve bilhassa âni savaşlarda asıl ordu gelinceye kadar düşmanla mücâdele ve asıl ordu gelince ona iltihak etmek vazifelerini görürlerdi. Sahipleri ölen yurtluk ve ocaklık timarları, ölen kimsenin oğullarına intikal ederdi.

    Kanunî Sultan Süleyman Han devrinde gelişmenin zirvesine erişen timar sistemi, bu padişahın vefatından sonra bozulma belirtileri göstermeye başladı. On altıncı yüzyılın sonlarında, bilhassa, timar teşkilâtının yüksek emir ve kumanda kadrolarını teşkil eden sancakbeyliklerinin umumiyetle âdet olduğu üzere kapu kulları arasında yetişmiş ocak mensuplarına verilecek yerde, uzun süren savaşların sebep olduğu ağır mâlî külfetin karşılanabilmesi için iltizam usulüyle peşin gelir karşılığı alınarak satılması neticesinde, henüz İstanbul’u görmemiş ve padişahın ekmeğiyle beslenmemiş, âdab ve usulden haberi olmayan beceriksiz kişilerin eline geçmesi, bozulmayı hızlandırdı. Bu âdâb ve erkân bilmez kişiler başa geçince, timar sahiplerinin seferlerde yapılması gerekli yoklamaları, iyi bir şekilde yapılamadı. Yapılması gereken bu yoklamalar daha sonraki devrelerde timar dağıtımı ve terakkîlere temel teşkil ettiğinden hak etmemiş kişiler timar sahibi olmaya başladı. Ayrıca ölen veya azledilenlerden boş kalan timarların, yeni istihkak sahiplerine devredildiği esnâda ruznâmçelerdeki kapatılması gereken eski kayıtların kapatılmaması, buralara defalarca yeni tâyinler yapılması gibi hatâlar, timarı hak etmeyenlerin timar sahibi olmasının yanında hak edenlerin de mağdur olmasına sebep oldu.

    Yine bu yıllarda devamlı harplerin ve Celâlî isyanlarının meydana getirdiği tahrip ve masraflar, timarlı sipâhi zümresinin fakirliğine sebep olarak, bunların beslediği asker sayısında önemli ölçüde düşmeler meydana geldi. Öyle ki, zamanında yirmi iki sancaktan teşekkül etmekte olan Rumeli eyâletinin eski timar kadrolarına göre, her an sefere hazır vaziyette bulunması gereken asker mevcudu 33.000 iken, 17. yüzyılın ortalarında Rumeli beylerbeyinin harbe giderken emri altındaki timarlı sipâhi mevcudu hiçbir zaman 2000’i bulmadı. Anadolu beylerbeyinin maiyetinde de 18.700 mevcutlu bir timarlı sipâhi ordusu yerine, 1000 kişiden fazla bulunamadı. Böylece elli-altmış yıl önce sayıları 200.000’i bulan timarlı sipâhi ve cebelüler, 1768’de 20.000 kişiye kadar düştü.

    İyi işlediği müddetçe, devletin kuvvet unsurlarından birini teşkil eden dirlik (iktâ, timar) sistemi, iyice bozulması üzerine gözden düşünce, ilk olarak 1703’te Girit Adasında ortadan kaldırılıp, burada maaşlı memurluk düzenine geçildi. Ülkenin diğer yerlerindeki timarlarsa, 1812’den itibaren, boş kaldıkça yeniden verilmemeye başlandı. 1839’da yayınlanan Gülhane Hatt-ı Hümâyûnuyla tamamen ortadan kaldırıldı. Fakat dirlik sistemini kaldırırken, tamamen batının liberal fikirlerinin tesiri altında kalıp, taklitçilikle hareket eden Tanzimatçılar, bu teşkilâtın yerine yeni bir sistem koyamadılar.