İshak Paşa Sarayında Kimler Yaşamıştır Hikayesi Nedir

Konusu 'Tarih konu anlatımı' forumundadır ve webkolik tarafından 5 Ağustos 2013 başlatılmıştır.

  1. webkolik

    webkolik Süper moderatör Yönetici

    ishak paşa sarayı nedir, ishak paşa sarayının hikayesi

    İshak Paşa Sarayında Kimler Yaşamıştır Hikayesi
    İSHAKPAŞA SARAYI

    Ağrı efsanelerin dağıdır. Sabrın, kudretin, tanrısallığın simgesidir. Bu yüzden dağcılar zirvesine göz diker; ama efsanelerde zirvesine çıkanlar taş kesilir. Geceleri daha da büyür heybeti, öfkesi korkunçtur, insan gibi soluk alır, yaşar; sevdalıları saklar, büyük aşklar Ağrı’da yaşanır. Çoğu efsanede adı geçer; ama kendi adıyla anılan efsaneye, Ağrı; gölüyle, kuşuyla, halkıyla, sarayıyla karışır...


    İSHAKPAŞA SARAYI

    Ahmet ile Sofi’nin zindanında yattığı, Gülbahar’ın çaresizlik içinde sabahı ettiği, Mahmut Han’ın öfkesinden içinde dört döndüğü saray, Doğubeyazıt’taki İshak Paşa Sarayı’dır.

    İshak Paşa Sarayı. Dünyanın ilk merkezi ısıtma sistemi olan yapıdır.

    İshak Paşa Sarayı, saraydan öte bir külliyedir. İstanbul Topkapı Sarayı’ndan sonra son devirde yapılmış sarayların en ünlüsüdür.

    Doğubeyazıt İlçesi’nin 5 km. doğusunda, bir dağın yamacındaki tepe üzerine kurulan Saray, Osmanlı İmparatorluğu’nun Lale Devrindeki son büyük anıt yapısıdır. 18. yy. Osmanlı mimarisinin en belirgin ve seçkin örneklerinden olduğu kadar, sanat tarihi yönünden de değeri büyüktür. Sarayın Harem Dairesi Takkapı kitabesine göre yapılış tarihi Hicri 1199, Miladî 1784′tür.


    Sarayın taş işçiliği; kapı ve pencereleri süsleyen sonsuz nakış, farklı bir eserle karşı karşıya olduğunuzu anlatır size.Sarayın restorasyonu için 3.5 milyon dolar ayrılmış ve çalışmalar yapılmaktadır.Sarayın Işıklandırılması yapılmış olup İshakpaşa Sarayı’nda soğuk ve sert geçen kış aylarında çatılarda biriken karın binaya zarar vermemesi için sarayın tahrip olan üst örtüsü tamamen tahrip olmuş, binanın kolonları ve duvarları güçlendirilip sarayın çatısı sökülmüş ve bunun yerine çok daha modern ve estetik bir çatı için taşıyıcı eleman olarak birinci kalite Sibirya ladini, bu taşıyıcı konsülosyonun üzerine de kaplama malzemesi olarak da laminet cam kullanılması planlanmıştır.1962 yılında başlayan ve sürekli el değiştiren ve halen devam eden restorasyon çalışmaları yüzünden binanın dış cephe duvarları ve çatısı orjinalliğini yitirmiş olsa da orijinalliğini kaybetse de
    taş süslemelerdeki zenginliğin Türk-İslam sanatında ikinci bir örneği yoktur .


    Sarayın odalarını gezerken başınız döner; kuzey, batı ve güney cepheleri uçurum halinde vadiye açılmaktadır.

    Saray binasının bulunduğu zemin vadi yakası olduğundan, kayalık ve sert bir yerdir. Eski Beyazıt şehrinin merkezinde olmasına rağmen, bu yapının üç tarafı (kuzey, batı, güney) dik ve meyillidir. Sadece doğu tarafında müsait bir düzlük vardır. Sarayın giriş kapısı buradadır. Aynı zamanda en dar cephesidir.

    Saray, kalelerin özelliğini kaybettiği; ateşli silahların bulunduğu bir çağda yapıldığından, doğu yönündeki tepelere karşı müdafaası zayıftır. Cümle kapısı müdafaa bakımından en zayıf noktasıdır. Cümle kapısı bölümü, İstanbul ve Anadolu’da kurulan saraylarınkinden farksız olup, taş işçiliği ve oymacılığı yönünden muntazamdır.


    PADİŞAHI KISKANDIRAN SARAY

    Eski adıyla Beyazıt, Trabzon’dan Tebriz’e uzanan eski İpekyolu üzerindeki sınır kentiydi. Osmanlı, Rus ve İran sınırındaki bu kent, sınır şehri olmanın tüm zenginliğini yaşamış; ama güç Osmanlı aleyhine değiştiğinde de fazlasıyla tahrip edilmişti. Sarayı yaptıran, 18. yüzyılda bu bölgeye hükmetmiş, Çıldıroğulları hanedanından II. İshak Paşa’dır. Sancak beyiydi sarayı yaptırdığında, daha sonra eyalet valisi olacak; ama III. Selim tarafından görevinden azledilecekti.

    Nedeni de, İran’dan İstanbul’a gönderilen bir elçinin bu sarayda misafir edilmesi ve gördüklerini de padişaha anlatmasıdır. Saray, çoğu hükümdarın kıskançlığını çekecek ihtişamdaydı; bu kişi, Osmanlı mülkünün sultanı da olsa... İshak Paşa’nın ölümüyle de yerine oğlu Mahmut Han geçer. Ağrı Dağı Efsanesi’ndeki zalim Mahmut Han...

    BULUTLARIN ÜSTÜNDE

    Türklere özgü tarihi saray örnekleri bugün ülkemizde pek az sayıda kalmıştır. Bunlardan biri de İshak Paşa Sarayı ve Külliyesi’dir. Saray Osmanlı, Fars ve Selçuklu uygarlığının mimari üslubunu bünyesinde toplayan bir özellik taşır. Cildıroğullarından II. İshak Paşa ile Çolak Abdi Paşa’ca 1685′te yaptırılan saraya, 1784′te son şekil verilmiştir. Yapı yaklaşık olarak 115×50 m. ölçülerinde bir alana kurulmuştur. Kesme taştan yapılan sarayın doğu cephesindeki portali kabartma ve süslemeleriyle Selçuklu sanatının özelliklerini yansıtır.

    İshak Paşa Sarayı şu mimari bölümlerden meydana gelir:

    1- Dış cephe,
    2- Birinci ve ikinci avlu,
    3- Selamlık dairesi,
    4- Cami binası,
    5- Aşevi (Darüzziyafe),
    6- Hamam,
    7- Harem dairesi odaları,
    8- Merasim ve eğlence salonu,
    9- Takkapılar,
    10- Cephanelik ve erzak odaları,
    11- Türbe binası,
    12- Fırın,
    13- Zindan,
    14- İç mimariden bazı bölümler (kapılar, pencereler, dolaplar, şerbetlikler, şömineler vs.)

    Saray, eski ve yeni kente, Doğubeyazıt platosuna hakim bir kaya kütlesi üzerine kuruludur. Üç tarafı uçurum olduğundan, sadece doğu yönünden araziye bağlıdır, taçkapı adını alan ana giriş kapısı da bu yöndedir. Doğu-batı doğrultusunda üç bölümden oluşur saray; mekânları, Osmanlı sarayları plan şemasına uygun olarak, biderun (ön avlu) ve enderun (iç avlu) etrafında toplanmış, yani iki avlu ve bu avluda bulunan yapılar topluluğundan meydana gelmiştir.

    Birinci avludaki yapıların bazıları yıkılmıştır.Birinci yapı grubu’ sarayın en fazla tahrip edilmiş bölümüdür. Muhafız koğuşları ve altındaki zindanlar kuzeyden; ikinci taçkapı batıdan; sadece yüksek dış duvarı kalmış ahır ve araba hangarı ise ön avluyu güneyden çevreler.

    Dörtgen bir avlu etrafına yerleştirilmiş üç yapı kütlesinden oluşan ‘ikinci yapı grubu’ sarayın en önemli bölümüdür. İkinci taçkapıdan ve 12 metre uzunluğundaki tünelden geçilerek enderuna girilir. Avlunun kuzey kanadında; cami, medrese, divan salonu ve özel odalardan oluşan selamlık kütlesi yer alır. Güneyde, hizmetçi odaları, zahire ambarları ve ahırdan oluşan üç katlı yapı; doğuda, bekçi odaları, divan galerisi; batıda, harem taçkapısı bulunur.

    Saray bölümü iki kattan oluşmaktadır. 366 oda da bu iki kat içinde yer almaktadır. Her odada taştan yapılmış ocaklar vardır. Taş duvarlardaki boşluklar bütün yapının merkezi bir ısıtma sistemine sahip bulunduğunu göstermektedir. Divan salonu 20×3 m. boyutlarındadır. Duvarları ve tabanı taştandır. Divan salonu, resmi işlerin yürütüldüğü büyük salondur. Burası, Charles Texier’in de konuk edildiği ve bin bir renkte kuşun uçtuğu tavandaki manzara resimlerine, renkli seramiklerin süslediği duvarlara hayran kaldığı yerdir. Duvarları Türk hat sanatının örnekleriyle, sülüsle yazılmış ayet ve beyitlerle süslüdür. Burada yer alan “İshak meram üzere kerem kıldı cihanı-Binyüzdoksandokuz buna oldu tarih” beytinden sarayın miladî 1784 yılında tamamlandığı anlaşılmaktadır.

    Sarayın ikinci avlusundaki türbe, kesme taştan yapılmıştır. Bu sekizgen türbe, Selçuklu türbe mimarisi geleneğinin tipik örneği olan kümbet şeklindedir ve iki katlıdır. Duvarları geometrik motiflerle süslüdür. Bu türbede Çolak Abdi Paşa, İshak Paşa ve yakınları yatmaktadır.


    SARAYIN HAREMİ

    ‘Üçüncü yapı grubu’ harem bölümüdür, sarayın en kompleks ve kalabalık yapı kütlesidir. Muayede salonu, mutfak, hamam, harem odaları ve bunları birbirine bağlayan hol ve koridorlardan oluşur. Yan yana sıralanmış nişler içindeki aynalar artık olmasa da; zeminden belli bir yüksekliğe kadar siyah, sarı kalkerli taşlarla örülen duvarlar, iç cephelerdeki İshak Paşa’ya yazılmış kasideler, diğer bezemeler salonun lüksünü yansıtmaya yetiyor.

    Tüm yapıda geleneksel Selçuklu ve Osmanlı mimarisi ağır basmakla birlikte; kolonlar, kaideler, sütunlar 18. yüzyıl Avrupa mimarisini anımsatır, taş süslemeler ise alır başını gider; hayat ağaçlarının çiçekleri, cennet meyveleri, Selçuklu’dan Kafkas’a, Hint’e uzanır. Yaşamın ve bereketin simgesi bu ağaçlar, taçkapılarda, caminin kubbe içi resimlerinde, türbenin gövdesinde tropikal çiçekleri ve egzotik meyveleriyle salınır durur.

    Ağrı’da, her yer kar altındayken bile güneşin kıpkızıl vurduğunu görülür bu hayat ağaçlarına. Sarayın taçkapısına bağlanan Mahmut Han’ın kır atı gelir akla. Ahmet kavalını çalıyor, Çerkes eyerinin altındaki keçede uzun yeşil bir hayat ağacı görülen kır at, Ahmet’in kapısına geldiğinde efsane başlar...

    Yazar Yaşar Kemal’in “Ağrı Dağı Efsanesi” adlı eserinden esinlenerek Çetin Işıközlünün Bestelediği Ağrı Dağı Efsanesi Operası İshak Paşa Sarayı’nda sahnelenmiş ve efsaneler müzikle günümüze taşınmıştır..

    Hepinizin birgün bu güzel Sarayı görmesi dileğiyle...