İslam düşüncesinde yorumlar

Konusu 'Dini soruların cevapları' forumundadır ve Eylem tarafından 6 Ağustos 2016 başlatılmıştır.

  1. Eylem

    Eylem Süper moderatör Yönetici

    İSLAM DÜŞÜNCESİNDE YORUMLAR

    Dünyada çeşitli dinler vardır. Aynı şekilde bir dinin içinde de değişik anlayışlarda insanlar bulunabilmektedir. Bu insanların hepsi de aynı dine inanmakla birlikte çeşitli sebepler yüzünden birbirinden farklı, hatta çoğu konuda birbirine ters anlayışlara sahip olabilirler. Anlayışların farklı oluşu, bütün dinlerde var olan bir şeydir ve normal karşılanmalıdır. Allah’ın Peygamberimize gönderdiği tek din vardır; o da İslam’dır. Bu dinin temel kaynakları bellidir. Kitabı Kur’an, değişmez ve sabittir. Kur’an’ın çizdiği yön ve ulaşmak istediği amaç açık ve nettir. Ancak insanların kendi bilgileri, çağının yaygın düşünce akımları, kültürleri, onların dinî anlayışlarını şekillendirir. Hepimiz aynı çağda yaşamadığımızdan, aynı şekilde her birimizin bilgisi, kültürü, eğilimleri değişik olduğundan dinî anlayışlarımız da az çok birbirinden farklı olabilir. Bu yüzden tarih içinde İslam içinde birçok farklı görüşler, mezhepler, akımlar çıkmıştır. Aşırı uçlara gidenleri hariç tutmak şartıyla bu mezheplerin tümü de İslam çatısı altındadır ve onlardan hiçbiri başlı başına İslam’ın kendisiyle özdeşleştirilemez. Çünkü dinin herhangi bir anlayış tarzı, o dinin bizzat kendisi değildir. Arapların, Türklerin İranlıların, Uzakdoğu’da yaşayan Müslümanların ortak noktaları sayılamayacak kadar çok olmakla birlikte, aralarında anlayış farklılıklarından doğan ayrılıklar da normal olarak bulunmaktadır. Ancak bu farklılıkların, diğer dinler göz önüne alındığında oldukça az olduğunu onların da dinin özündeki ayrılıklar olmayıp bazı tali konularda olduğunu sevinerek söyleyebiliriz. Örneğin Kuzey Afrika’da yaşayan bazı Müslümanlar namazda ellerini bağlamaz, İran’da yaşayanların çoğunluğu secde ederken alınlarını koydukları yere, önceden hazırladıkları topraktan yapılmış dairemsi, yassı bir cisim koyarlar. Bu uygulamalarını açıklarken, alnın konduğu toprağın temiz olması gerektiği, bu yüzden temizliğinden emin oldukları o cismi koyduklarını söylerler. Doğu ve Güneydoğu kökenli bazı vatandaşlarımız içinde alkol bulunduğu ve şaraba kıyasla onun da dinen pis sayıldığı gerekçesiyle kolonya kullanmaz. Bazı Müslümanlar vücuttan çıkan kanın abdesti bozduğunu söylerken bazı Müslümanlar bunun aksini söyler. Bu farklılıkların her birinin kendilerine göre gerekçeleri ve dayandığı dinî temeller bulunmaktadır. İnançların bazı ayrıntı meselelerinde Müslümanlar arasında birtakım farklılıklar bulunmaktadır. Örneğin daha çok İran ve Irak’ın bir kısmında yaşayan Şiî mezhebine tabi olanlar Peygamberimizden sonra on iki imam seçildiğine bu imamların günahsız, masum insanlar olduğuna, tüm Müslümanların bu imamlara uymalarının gerekli olduğuna inanırlar. On iki imam olarak kabul ettiği kimseler Hz. Ali’nin soyundan gelen ve babadan oğula devam eden bir silsiledir. On ikinci imam onların inancına göre kayıp olmuştur ve ahiret kopmadan önce mehdi sıfatında ortaya çıkacak ve yeryüzünü düzene sokacaktır. Son imam ortaya çıkmadan işler tam olarak asla düzelmez. Bu mezhep Peygamberimizin kendisinden sonra yerine Hz. Ali’yi bıraktığını, ancak Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in siyasi hilelerle onun hakkını gasp ettiğine inanır. Görüldüğü gibi bu inanç ve uygulama farklılıklarının hiçbiri dinin özüne ait farklılıklar değildir.

    Din Anlayışındaki Yorum Farklılıklarının Sebepleri

    Din anlayışı içinde farklı görüşleri ortaya çıkaran çeşitli sebepler bulunmaktadır. İnsanların zeka seviyeleri, kabiliyetleri, ilgileri farklı olduğu gibi olaylara bakışları ve yorumlayışları da değişiktir. İnsanların mizaçları, arzu ve istekleri de birbirinden farklıdır. Diğer yandan siyaset, dinî anlayışı şekillendiren, anlayışları birbirinden uzaklaştıran en önemli etkenlerden biridir. Siyasi amaçları olan biri, dini, doğru anlamaktan çok, kendi güttüğü siyasete en yarayışlı bir şekilde nasıl anlaşılması gerekiyorsa o şekilde anlamayı tercih etmektedir. İnsanın içinde yaşadığı toplum ve kültür, o insan henüz doğmadan önce, onun için çeşitli inançlar, sevgiler, nefretler, korkular... Hazırlamıştır bile. İnsan dünyaya geldiğinde toplum kendi değerleri ve kültürüyle o bebeği besler ve ölünceye kadar ondan ilgisini eksik etmez. Bu durum, insanın din algılayışını da etkilemektedir. Din anlayışını etkileyen diğer önemli bir etken de ekonomidir. İnsanların ekonomik güçleri aynı değildir. İnsanların gelirlerinin az olması, onların iyi eğitim almalarını, eğitimle ilgili araç ve gereçlere kolayca ulaşabilmelerine engel olmaktadır. Eğitim düzeyinin düşük kalması ise insanların cahilce anlayışlara saplanmalarına yol açabilmektedir.

    1.İnsan Unsuru

    İnsanların zekâ seviyeleri, kabiliyetleri, ilgileri farklı olduğu gibi olaylara bakışları ve yorumlayışları da değişiktir. Dinî konuların bazıları kolay anlaşılabilir değildir. Kapalı olan bu mevzuları insanlar kendilerine göre yorumlamakta ve haliyle bu yorumlar birbirinden farklı olabilmektedir. Bu yorumlar, ikna edici olduğu ölçüde güzel yorumlar olarak değerlendirilir. Ancak yorumlar gerçekten sadece bir kesit yansıtırlar. Bu açıdan her bir yorum kendi bakış açısından doğru olabilir. İnsanların mizaçları, arzu ve istekleri de birbirinden farklıdır. Bazen insanlar istek ve arzularının etkisinde kalır, meseleleri de ona göre değerlendirirler. Spinoza’nın dediği gibi:
    “Bize eşyayı güzel gösteren basiretimiz değil, arzu ve eğilimlerimizdir.”


    William James de şöyle der:

    “Felsefe tarihi, insan mizaçlarının çatışma tarihidir. Bu çatışmanın edebiyat, fen ve devlet idaresi alanlarında büyük bir rolü vardır.” İnsanların idrakleri de birbirinden farklıdır. Bazı insanlar gerçekleri bütünüyle kavrayabilirken bazı insanlar bunların ancak bir bölümünü veya çok az bir kısmını idrak edebilir. Bazılarına ise kuşku ve kuruntular hâkim olur. Bazı insanlar ise hayal âlemine dalar, başkalarından kalan inançların baskısı altında çeşitli düşüncelere saplanır. Bazı insanlar gözleriyle düşünür, gördüklerinin bir başka boyutu olabileceğini anlayamaz; bazı insanlar başkalarının beyinleri ile düşünür, kendileri sadece onları onaylar, hiçbir şekilde itiraz etmezler; bazı insanlar da her şeyi merak eder, araştırmak, gerçeği bizzat kendisi bulmak ister. İnsanların branşları da birbirinden farklıdır. İnsanlar hayatta çeşitli meslek kollarına yönelir, her meslek sahibi kendi mesleğine uygun olan bir düşünme biçimi vardır. Bu farklı düşünme biçimleri dini algılayışta da etkisini gösterir. Özetle söylersek, insanlarda bulunan bazı üstün meziyetler ve bunun yanı sıra çeşitli zaaflar, onların dini anlayış konusunda değişik yollara sapmalarına ve birbirinden farklı görüşlerin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır

    2. Toplumsal Değişim

    Toplumlar, yeni elde edilen bilgiler, siyasi ve toplumsal gelişmeler nedeniyle sürekli değişime uğrar. Bu değişim insanların düşüncelerini, hayata bakışlarını ve yaşam biçimlerini etkiler. Bu arada insanların din anlayışları ve uygulamaları da bu değişimden etkilenir. İnsanlar bilgide ve teknolojide ilerledikçe, yorumlardan kaynaklanan bazı dini kurallar değişmekle birlikte dinimizin koyduğu değerlerin ne kadar önemli olduğu daha çok anlaşılmaktadır. Örneğin temizlikle ilgili yöntemler, gün geçtikçe geliştirilmektedir. Bununla birlikte temizliğin önemi hiçbir dönemde değişmez bir değerdir. Geçmişte insanlar, taşlarla veya ellerini toprağa sürerek temizlenirlerdi ve bunu sevap olarak algılarlardı. Çünkü o zamanın şartlarında temizlik en güzel, bu şekilde yapılmaktaydı. Günümüzde ise insanlar sabunla vb. maddelerle temizlik yapmaktadırlar ve bunu sevap olarak algılamaktadır. Toplumsal değişim nedeniyle ortaya çıkan problemler dinimizin önemini bir kat daha arttırmıştır. Aile bütünlüğü, akrabaların birbirine bağlı olması gereği, komşuluk ilişkileri, hasta ziyareti, küçükleri sevmek, büyüklere saygı, kendin için istediğini herkes için de istemek, israf etmemek… Bütün bunların değeri, günümüzde daha çok hissedilmektedir. Aynı şekilde insanın başıboş olmadığı ve insan ruhunun yaratıcısını bilmekle huzura kavuştuğu toplumsal değişimlerle çok daha iyi anlaşılmıştır. Özetle söylersek, değerlerin uygulanma biçimleri, geçmişten geleceğe sürekli değişmekle birlikte, değerin kendisi değişmeden kalmakta ve insanlara ışık olmaya devam etmektedir.

    3. İslam Düşüncesinde Yorum Biçimleri

    Din anlayışındaki farklılıklar, çeşitli adlar altında grupların oluşmasına neden olmuştur. Bu gruplar zaman içinde büyümüş, dünyanın birçok yerinde yaşayan insanları etkisine almış, büyük akımlar haline gelmiştir. Şimdi bu gruplaşmalardan bazılarını görelim:

    a. Mezhepler
    Mezhep, aslında, tutulan yol demektir. Ancak mezhep dediğimizde dini anlama ve uygulamada ortaya konan görüşlerin belirli insanların öncülüğünde zamanla yaygınlaşması sonucu ortaya çıkan ekoldür. Mezhepleri iki ana gruba ayırabiliriz: Birincisi itikâdî (inançlara dayalı) mezhepler, ikincisi, fıkhî mezhepler. İtikâdî mezhepler İslam inançları konusunda ortaya çıkan ekollerdir. İslam’da belli başlı itikâdi mezhepler şunlardır: Kaderiye, Mürcie, Mutezile, Eş’arilik-Maturidilik, Selefilik, Bahailik, Kadıyanilik. Fıkhî mezhepler ise İslam’ın ibadet ve muamelât konusunda uygulamaların nasıl olacağına dair ortaya çıkan ekollerdir. Bunlar içinde belli başlı mezhepler şunlardır: Ehli Sünnet içindeki dört mezhep olan Hanefîlik, Hanbelîlik, Şafiîlik ve Malikîlik. Ehli Sünnetin dışında Zahirîlik, Caferîlik. Daha önce de söylediğimiz gibi İslam’da mezhepler arasındaki ihtilaflar az ve yüzeyseldir. Allah’ın birliği, ahret, melekler, kitaplar gibi temel inançlarda tam bir ittifak vardır. Bunun yanı sıra namaz, oruç, zekât gibi ibadetlerin farzlığı konusunda da mezhepler arasında bir tartışma mevcut değildir. İslam’ın bozulmamış bir kitaba sahip olması, Müslümanlar arasında görüş ayrılıklarının çoğalmasına ve derinleşmesine engel olmuştur.

    b. Tarikatlar
    Tarikat de gidilen yol anlamına gelir ancak bununla daha çok tasavvufî eğilimlerde takip edilen yol kastedilir. Fıkhî mezhepler ibadet ve muamelatların şekil ve şartları kısmıyla ilgilenir. Örneğin: Oruç kimlere farzdır? Namazı bozan şeyler nelerdir? Hac ibadetinin şartları nelerdir gibi. Ancak bu ibadetlerin bir de mana boyutu vardır. Neden oruç tutuyoruz? Orucun davranışlarımıza olumlu etkileri nelerdir? Namazdaki duaların ve hareketlerin derin anlamları nelerdir gibi. İşte bu ikinci kısım sorularla tasavvuf ilgilenir. Tasavvufun amacı sadece bilgi vermek değil, İslam’ın amaçladığı noktaya ulaşabilmek için insanı eğitmek, onun niyetini, ahlâkını, düşüncesini, inancını saflaştırmaktır.

    c. Cemaatler
    Tarikatların mekânı olan tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra daha değişik bir dinî gruplaşma biçimi ortaya çıktı: Cemaatler. Bir din âliminin bir camide verdiği vaazlara devam eden insanlar, zaman içinde o âlime bağlanır, ona büyük saygı duymaya başlarlar. O âlim, sadece vaaz vermekle kalmaz, insanları ziyaret eder, onların dertlerini dinler, ihtiyaçlarını tanıdıkları vasıtasıyla karşılar. Bu ilgi zamanla büyür ve o kişi etrafında büyük bir grup oluşur. Artık bir cemaat ortaya çıkmıştır. Cemaat içindeki yardımlaşma, karşılıklı sevgi ve saygı, tarikatların metotlarından da istifade edilerek yoğunlaştırılır. Cemaatler, insanların temel ihtiyaçları, eğitim giderleri, barınma gibi problemler üzerine eğilir ve bu konularda yardımcı olmaya çalışırlar. Cemaatler çok sayıda okul ve öğrenci yurdu açmış, yoksul insanların eğitilmesinde öncülük etmiştir. Bu yönüyle cemaatleri sivil toplum kuruluşları olarak görebiliriz. Ülkemizde sadece Müslümanlar değil, Yahudi, Hıristiyan cemaatler de çeşitli faaliyetlerde bulunmaktadırlar. Dinlerin yanı sıra bazı meslek kuruluşları da gizli ya da açık bir şekilde cemaat çalışması yapmaktadırlar.
     

  2. Eylem

    Eylem Süper moderatör Yönetici

    İnançla İlgili Yorumlar

    İslam dini iki bölümde incelenir.

    a. İnançlar (İtikat / itikad)b. İbadetler ve muameleler (İbadat / muamelat)

    İnançlar denildiğinde başta imanın altı şartı olmak üzere İslam dininin inanç esasları anlaşılır. İslam’da mezhepler arasındaki ihtilaflar az ve yüzeyseldir. Allah’ın birliği, ahiret, melekler, kitaplar gibi temel inançlarda tam bir ittifak vardır. Ancak detaylara inildiğinde yorum farklılıkları artar. Örneğin bütün Müslüman alimler, Allah'ın birliği konusunda ortak inanca sahiptir ama, örneğin Alah'ın cennette görülüp görülmeyeceği konusunda Sünnilik ile Mutezile mezhebi arasında anlaşmazlık çıkmıştır. Sünnilik, Allah'ın cennette görüleceğini savunurken, Mutezile mezhebi, Allah'ın hiçbir zaman görülemeyeceğini iddia eder. Her iki mezhebin de kendilerine göre kanıtları vardır. Pratik açıdan hiçbir yarar sağlamayacak bu tartışma, eski dönemde çok tartışılmıştır. Bir başka örnek, velayet meselesidir. Velayet, kelimesi Allah'ın dostluğu anlamına gelse de, aslında onunla toplumun liderliği kastedilir. Şiilik mezhebi Hz. Ali ve soyunun velayet hakkı olduğunu iddia eder ve bu konuyu inanç ilkelerinden biri sayar; diğerleri bunu kabul etmez. Bu yorum farklılıkları kendiliğinden ortaya çıkmamıştır. Başka dillerden çevirilen eserler, sosyal ve siyasi gelişmeler, iktidar çekişmeleri, farklı yorumların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Yorum faklılıklarını ortaya çıkaran nedenler zamanla kaybolmuş veya değişmiş olmasına rağmen, geçmişin izleri toplumda hâlâ devam etmektedir.

    Fıkhi Yorumlar

    Fıkhî Mezhep nedir?

    Fıkhî mezhepler İslam’ın ibadet ve muamelât (günlük işlerle ilgili kurallar) konusunda uygulamaların nasıl olacağına dair ortaya çıkan ekollerdir. Bunlar içinde belli başlı mezhepler şunlardır: Ehli Sünnet mezhebi içinde dört mezhep yaygınlaşmıştır. Bunlar: Hanefîlik, Hanbelîlik, Şafiîlik ve Malikîlik'tir. Şiilik mezhebinde ameli mezhep olarak Caferilik yaygındır.

    Fıkhî Mezhepler nasıl ortaya çıktı?

    Peygamberimizin vefatından sonra Müslümanlar İslam hakkındaki bilgileri, Peygamberimizin âlim sahabelerinden öğrenmeye başladılar. Sahabelerin bir bölümü hâlâ Medine'de yaşamaya devam ediyordu ama onların çoğunluğu diğer şehirlere göçmüştü. Âlim sahabelerden her biri, Peygamberimizden öğrendiği İslam'ı, çevresindekilere öğretiyorlardı. Her bir sahabe, kendisine sorulan sorulara Peygamberimizden öğrendiği gibi cevap vermeye çalışıyor, eğer bu konuda Peygamberimizden bir örnek bilmiyorsa, kendi din anlayışına göre cevaplandırıyordu. Her insanın algılayışının ve yorumunun farklı olabileceğini daha önce öğrenmiştik. Bunun yanı sıra değişik şehirlerde yaşayan insanların kendilerine özgü örf ve adetleri vardı. Zaman içinde ayrıntı konularda Müslüman şehirler arasında farklı yorumlar ortaya çıktı. İslam'ı öğreten sahabelerin etrafında öğrencileri vardı. Bu öğrenciler, öğrendikleri bilgileri yaymaya devam ettiler. Aradan zaman geçti onlar da âlim olup öğrenci yetiştirmeye başladılar. Kuşaklar sonra fıkhî mezhepler oluşmuş oldu.

    Fıkhî Mezhepler Arasındaki Farklılıklara Örnekler:

    • Şafii mezhebine göre, birinin eli vb. kanarsa abdesti bozulmaz. Hanefi mezhebine göre bozulur.
    • Hanbeli mezhebine göre namazda ilk tekbiri getirdikten sonra eller bağlanmaz.
    • Şafii mezhebine göre namazda rükua giderken ilk tekbirde olduğu gibi eller kaldırılır.
    • Şafii mezhebinde vitir namazı Hanefilerin kıldığı gibi kılınmaz.
    • Şafii mezhebinde sabah namazının farzında eller açılarak dua edilir.
    • Şafii mezhebinde Ettehiyatü duası okunurken, şehadet kısmında sağ elin işaret parmağı yukarı kaldırılır.
    Görüldüğü gibi mezhepler arasındaki farklılıklar ayrıntı konulardadır ve çoğunlukla sünnetlerdedir. Peygamberimiz, Müslümanlara kolaylık olması için, ayrıntı konularda, farklı zamanlarda farklı uygulamalarda bulunmuştur.

    Tasavvufi Yorumlar

    Tarih içinde bazı Müslümanlar İslam’ın sembolik ve mistik yönüne ağırlık vermiş ve İslam’ı bu boyuttan değerlendirmiş, böylece insanları bu gün de cezbeden tasavvuf ortaya çıkmıştır. Tasavvufi anlayışlar, farklı tarikatların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Tarikat, gidilen yol anlamına gelir ancak bununla daha çok tasavvufî eğilimlerde takip edilen yol kastedilir. Fıkhî mezhepler ibadet ve muamelatların şekil ve şartları kısmıyla ilgilenir. Örneğin: Oruç kimlere farzdır? Namazı bozan şeyler nelerdir? Hac ibadetinin şartları nelerdir gibi. Ancak bu ibadetlerin bir de mânâ boyutu vardır. Neden oruç tutuyoruz? Orucun davranışlarımıza olumlu etkileri nelerdir? Namazdaki duaların ve hareketlerin derin anlamları nelerdir gibi. İşte bu ikinci kısım sorularla tasavvuf ilgilenir. Tasavvufun amacı sadece bilgi vermek değil, İslam’ın amaçladığı noktaya ulaşabilmek için insanı eğitmek, onun niyetini, ahlâkını, düşüncesini, inancını saflaştırmaktır. Tarih içinde bu yolda yürüyen büyük tasavvufçular çıkmış, kendi meşreplerine ve tarzlarına göre tasavvuf anlayışı ve yöntemler belirlemişler bunlar da zaman içinde tarikatlar adı altında ekolleşmiştir. Geleneksel toplum örgütlenmesinde tarikatlar önemli rol üstlenmişler, esnaf, işçi, çiftçi vb. meslekler, aldıkları tarikat terbiyesiyle büyük teşkilatlar gibi organize olmuşlardır. Müslüman toplum örgütlenmesi tarikatlarla gerçekleştiğinden hiçbir tarikata üye olmayan kişilere şüpheyle bakılmış, hoş görülmemiştir. Zamanla modern toplum örgütlenmesi Müslüman toplumlarda yaygınlaştığından tarikatlar da eski etkisini kaybetmişlerdir. Ne yazık ki tarih içinde tarikat adı altında İslam’ın asla onaylamayacağı gruplaşmalar da meydana gelmiş, bunlar insanları yanlış yönlendirmişler ve yararları bir tarafa, pek çok zararları olmuştur. Bu yüzden İslam âlimleri insanların din hakkında sağlam bilgi sahibiolmadan tarikatlara bağlanmalarını hoş görmemişlerdir. Ülkemizde de yaygın olan belli başlı tarikatlar şunlardır: Nakşibendîlik, Kadirîlik, Rufâîlik, Alevilik-Bektaşilik

    Din Anlayışındaki Farklılıklar Niçin Zenginliktir?

    İslam dini içinde meydana gelen görüş ayrılıkları, dinin farklı yönlerini açığa çıkarmış, görüşler arasındaki tartışmalar bu alanda zengin bir literatürün ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Dünyanın çeşitli köşelerinde yaşayan insanlar, İslam’ın temel inanç ve uygulama esaslarını, kendi kültürleriyle yoğurmuş, onları kendi örf ve adetleriyle şekillendirmişlerdir. Bunun neticesinde yüzlerce kültürü içinde barındıran zengin bir İslam medeniyeti ortaya çıkmıştır. Konuyu daha iyi anlayabilmek için bir örnek verelim: Din, gökten inen yağmur gibidir. Yağmur suları yeryüzüne indiğinde bir bölümü yer altına iner, bazısı akarsu olur, akar; bazıları denizlere karışır. Pınarlarda kaynayan, kuyudan çekilen, derelerde çağlayan su, aynı sudur ancak suyun alındığı çevresel şartlar ona sinmiştir. Kimisi kireçli, serttir, kimisi yumuşaktır. Her birinin içimi farklı, damakta bıraktığı tat farklıdır. Bunlardan bazısı da su olma özelliğini kaybetmiş, içilmeyecek derecede kirlenmiş olabilir. İşte din de Allah’tan gelir. İnsanlar yağmurun yağdığı yeryüzü gibidir. Kimi toplumlar onu içlerine alır sindirir, sonra bir pınar gibi bağrında kaynatır. Bazı toplumlar akarsu gibidir, onu alır ve coşkuyla başka toplumlara taşır. Bazı toplumlar da ne yazık ki bataklık gibidir, ilahi rahmeti bozar, kokuşmuş bir balçığa çevirir. Su, su olma özelliğini koruduğu sürece, nasıl su olarak değerlendiriliyorsa, İslam şemsiyesi altında kaldığı sürece farklı tatlardaki islamî anlayışlar, İslam olarak değerlendirilirler. İnsanların farklı kabiliyet ve eğilimleri, onların bu alanlarda çalışmalar yapmaları, İslam’ın birçok boyutunun ortaya çıkmasına, gelişip serpilmesine neden olmuştur. Felsefe çalışan Müslümanlar okudukları felsefî görüşlerle İslam’ı karşılaştırmışlar ve İslam dini içinden bir İslam felsefesi çıkarmış, onu felsefî biçimde insanlara sunmuşlardır. Bazı Müslümanlar İslam’ın sembolik ve mistik yönüne ağırlık vermiş ve İslam’ı bu boyuttan değerlendirmiş, böylece insanları bu gün de cezbeden tasavvuf ortaya çıkmıştır. Bazı Müslümanlar da İslam’ın uygulama ve idare boyutunu işlemiş ve büyük bir Hukuk sisteminin ortaya çıkmasına çabalamışlardır. Müslümanlar kendi aralarındaki farklılıklara bir zenginlik olarak bakabilmişlerdir. Bu yüzden medreselerde her dala ve görüşe ait eserler okutulmuştur. Siyasi rekabetin yoğun olduğu dönemleri hariç tutarsak ayrı mezhepten olan insanlar, “ehli kıble” birleştirici formülüyle birbirlerine hoşgörü göstermişlerdir.

    İslam toplumu içinden çıktığı halde, İslam içinde değerlendirilemeyecek görüşler ve düşünceler ortaya atan gruplar da olmuştur. Bu tür aykırı görüşlerde bulunan kimseler ya görüşlerini kanıtlarıyla ispatlamalı ya da görüşlerinden dönmelidirler. Anlatmak istediğimizi özetlersek: Din içinde farklı görüşler ve anlayışların bulunması o dinin zenginleşmesini ve büyümesini sağlar. Dini zenginleştiren unsurlar değişik anlayışta olan insanların kendi görüşlerini anlatmak ve karşıt görüşte olanların görüşlerini çürütmek üzere yazdıkları kitaplar, tartıştıkları ilim meclisleri ve konuşmalar olmuştur. Bu çalışmalar neticesinde İslam dini içinde birçok mezhepler, akımlar ortaya çıkmıştır.

    Dinde Zorlama Yoktur

    İslam dini kişilerin istedikleri dinde kalmalarını bir hak olarak tanımıştır. Yüce Allah, Müslümanlardan, başka dinden olan insanların, kendi dinlerine göre ibadet etmelerine izin vermelerini ister. “De ki: Hak Rabbinizden’dir. Artık bundan sonra dileyen inansın, dileyen inkâr etsin.” ( Kehf, 29)Bu ayet, insanların İslam’a inanıp inanmama konusunda serbest bırakıldıklarını ortaya koymaktadır. Bu sebeple hiç kimse zor kullanılarak İslam’ı seçmesi istenemez.“Dinde zorlama yoktur. Artık doğru ile yanlış birbirinden ayrılmıştır. Şeytanın yoluna uymayı reddedenler ve Allah’a inananlar, hiçbir zaman kopmayacak en sağlam dayanağa tutunmuşlardır. Allah her şeyi işitendir, her şeyi bilendir.” (Bakara 256)Yukarıdaki ayet, Kur'an’ın en son inen ayetlerindendir. Bu ayetin belirttiğine göre İslam dininin amacı, yapmak istedikleri, nasıl bir yol ve yöntem izlediği net bir şekilde ortaya çıkmış bulunmaktadır. Kur’an’ın tamamlanmasıyla birlikte doğru ile yanlış, gündüz ile gecenin birbirinden ayrı olması gibi apaçık ortaya çıkmıştır. Durum bu kadar açıkken hâlâ yanlış yönde yürümekte ısrar edenleri İslam zorla kendi saflarına katacak değildir. Çünkü zorlama, İslam’ın temel düşüncelerinden biri olan “sınama”ya ters düşer. Önemli olan insanın icbar altında doğruya tabi olması değil, kendi isteği ve arzusuyla doğruyu bulmasıdır.
    İslam dininin, insanları inanç konusunda zorlanmama prensibi başlangıcından beri hiç değişmemiştir. İlk inen surelerden biri olan Kâfirun Suresinde Yüce Allah şöyle buyurur:“De ki: “Siz ey hakikatı inkâr edenler!
    Ben tapmam sizin taptığınıza
    Siz de tapmazsınız benim taptığıma
    Ve ben tapmayacağım sizin tapıp durduğunuza
    Siz de tapmayacaksınız benim taptığıma.
    Sizin dininiz size, benimki bana.” (Kafirun 1-6)Peygamberimiz, fethettikleri yerde yaşayan insanlara Müslümanlığı kabul etmeleri için telkinde bulunmuş, ancak hiçbir zaman onları zorlamamıştır. Medine’de yaşayan Yahudiler, serbestçe dinlerine uygun olarak yaşam sürmüşlerdi. Bu durum onların putperestlerle gizlice anlaşma yapmalarına kadar devam etmiştir. Peygamberimizin tutumunu sürdüren Müslüman yöneticiler, diğer dinden olan insanların inanç ve ibadet özgürlüklerine herhangi bir kısıtlama getirmemişlerdir. Hz. Ömer Kudüs’ü fethettiğinde, orada bulunan Hıristiyan ve Yahudilere iyi davranmış, asla soykırım yapmamış, dinlerinden dolayı kimseyi öldürmemiştir. İstanbul’un fethedilip Müslümanların eline geçmesiyle birlikte, bu güzel şehir Yahudiler için neredeyse bir umut adası haline gelmiştir. II. Beyazıt döneminde Hıristiyanların baskılarından ve soykırımından kaçan Yahudiler İstanbul’un en güzel semtlerine yerleştirilmiş ve bunlar kısa zaman içinde İstanbul’un en zengin insanları haline gelmişlerdir. Günümüzde de durum farklı değildir.
    Müslümanların diğer dinden olan insanlara karşı hoşgörülü davranmaları, onları İslam’a girmeleri konusunda zorlamamaları, aksine din baskısı altında yurtlarını terk etmek zorunda kalanları kendi ülkelerine kabul etmeleri, İslam’ın yararına olmuş, çoğu insan karşılaştıkları İslam adaletine hayran kalıp kendi istekleriyle Müslüman olmayı tercih etmişlerdir.