İstiklal Marşı'nın Kıta Kıta Açıklaması

Konusu 'Türkçe edebiyat' forumundadır ve Lavinia tarafından 21 Eylül 2012 başlatılmıştır.

  1. İstiklal Marşı'mızın 10 kıtasının açıklamasını konunun devamında bulabilirsiniz.

    Mehmet Akif Ersoy'un kaleme aldığı İstiklal Marşı 12 Mart 1921 tarihinde Birinci TBMM tarafından İstiklâl Marşı olarak kabul edilmiştir.

    Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
    Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
    O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
    O benimdir, o benim milletimindir ancak.


    İstiklal Marşının ilk kıtasından Mehmet Akif Türk milletine seslenmektedir. Birinci mısrada şairin Korkma diye başlamasının nedeni Türk milletine cesaret vermek ve onda bulunan milli duyguları harekete geçirmektir. Mehmet Akif Ersoy bayrağımızı Türk milletinin varoluş ve bağımsızlık sembolü olarak görüyor. Türk milletinin en son ferdinin ölmeden bu ülkenin asla teslim alınamayacağını anlatıyor.
    Bu dörtlükte bayrak bir yıldıza benzetilmiştir. Yine bu dörtlükte şafak, sancak ve ocak arasında hepsinin kırmızı olması açısından bir renk ilgisi vardır. Eğer o yıldız parlarsa o insanın şanslı ve talihli olacağı eğer donuksa hasta olacağı anlaşılır. Eğer o yıldız kayarsa o insanda ölür. Bayrağımız da milletimizin yıldızıdır.

    Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl!
    Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celâl?
    Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl…
    Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!


    Bayrağımızın o zamanki kırgın, küskün, öfkeli halini dile getirildiği 2. kıtada şair bayrağımızın öfkeli halini bırakıp göklerde dalgalanmasını, kahraman Türk milletine artık gülmesi gerektiğini söylüyor. Ayrıca eğer bu şiddetli ve öfkeli halini bırakmazsa uğruna dökülen şehit kanlarımızın helal olmayacağını da söylüyor. Türk bayrağının gülmesi göklerde dalgalanmasıdır. Bir aşığın sevgilisinden güler yüz beklemesi gibi bağımsızlığa aşık Türk milletide özgürlüğün sembolü olan bayraktan gülmesini beklemektedir. Bu milletimizin en doğal hakkıdır.

    Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
    Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
    Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
    Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.


    Bu kıtada Mehmet Akif Ersoy ezelden beri bağımsız yaşamış bir milletin ferdi olduğunu vurguluyor. “Ben” kelimesini Türk milleti adına kullanarak, Türklerin tarih boyunca hür bir millet olarak yaşadığını ve bundan böyle de bağımsız bir şekilde, kimsenin boyunduruğu altına girmeden yaşayacağını ifade ediyor. Türk ulusunun en önemli özelliği olan hürriyetine bağlılığını vurguluyor. Bağımsızlığın milletimizin hakkı olduğunu söylüyor. Türk milletini kükremiş bir sele benzetiyor ve önüne çıkan herkesi ezip geçeceğini söylüyor.

    Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
    Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
    Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imânı boğar,
    “Medeniyyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?


    Şair bu kıtada vatanımızı istila etmeye kalkan Avrupalıya meydan okuyor. Bağımsızlık için mücadele veren milletine sesleniyor. Ne olmuş! Gelirlerse gelsinler! Bizim inancımız, hiçbir kuvvet karşısında sarsılmayacak kadar güçlüdür. Göğsümüzdeki iman, bütün saldırıları durduracak kadar, bizi korkusuz yapmaktadır. Bu dörtlükte medeniyet bir canavara benzetiliyor. “Ulusun” diyerek işgalcileri, medeniyet iddiasında bulunanları vahşi canavara benzetiyor. Bu canavarın ulumasından korkmamak gerektiğini dile getiriyor.

    Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
    Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
    Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…
    Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.


    Şair bu kıtada ise bağımsızlık için savaşan vatan evlatlarına sesleniyor. Ne pahasına olursa olsun yurdumuza düşmanların girmemesi gerektiğini, gerekirse bu uğurda Türk insanının bedenini siper olarak kullanmasını, yani ölmesi gerekiyorsa ölmesi gerektiğini söylüyor. Türk topraklarına yapılan haksız ve edepsiz saldırının durması için, onlardan gerekirse gövdelerini siper etmelerini istiyor. Böyle yaptıkları taktirde Tanrı’nın onlara vaat ettiği özgür günler gelecektir. Hatta zafere o kadar yaklaşılmıştır ki vaat edilen bu günler gelmek üzeredir.

    Bastığın yerleri “toprak” diyerek geçme, tanı:
    Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
    Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
    Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.


    Bu dörtlükte Şair Türk ordusuna vatanın kutsallığını hatırlatıyor. Bu topraklar için binlerce şehit verdiğimizi, bu toprağın alelade bir toprak olmadığını her karışının şehit kanlarıyla sulandığını bu cennet vatanı hiçbir şeye değişmemek gerektiğini anlatıyor.
    Atalarının emanetini dünyayı verseler değiştirmemelidirler. Ne olursa olsun vatan topraklarına düşman ayağı bastırılmamalıdır.

    Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
    Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
    Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Huda,
    Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ.


    Bu kıtada Türk vatanının cennet kadar güzel olduğunu, bu topraklar uğruna canlarını vermiş binlerce şehit bulunduğunu ifade eden şair bu durumu heyecanın doğurduğu bir mübalağa ile “toprağı sıksan şehitler fışkıracak” diyerek dile getirmiş. Şair Allah’tan bütün sevdiklerini hatta canını bile seve seve vermeye hazır olduğunu ancak bu milletin var olduğu süre içerisinde bu topraklardan ayrı kalmamasını diliyor.

    Ruhumun senden, İlâhî, şudur ancak emeli:
    Değmesin mabedimin göğsüne nâmahrem eli.
    Bu ezanlar-ki şahâdetleri dinin temeli-
    Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.


    Mehmet Akif’in Allah’tan tek dileği ibadet yerlerinin göğsüne düşman elinin değmemesidir. Camilerimizden okunan ezanlar sonsuza kadar türk yurdunun üstünde inlemelidir. Çünkü bu ezanlar dinimizin temelidir.

    O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,
    Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım,
    Fışkırır ruh-ı mücerred gibi yerden na’şım;
    O zaman yükselerek arşa değer belki başım.


    Şair bu kıtada vatanı için şehit olduğunu düşlemiştir. Eğer mezarının baş ucunda bir mezar taşı olursa, bu taş bile onun minnetinin bir ifadesi olarak secdeye varacaktır. Ezan sesleri vatanın her yerinde inledikçe şehit ruhlarının coşku içerisinde secdeye kapanacağını, ezan sesinin mezar taşlarına bile tesir edecek güçte olduğunu, vatan topraklarının düşman elinden tamamen arınmış olduğunda, ruhunun en temiz haliyle yerden göğe yükselerek huzur bulacağını anlatıyor.

    Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
    Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
    Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
    Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
    Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!


    Şairin bayrağa seslendiği bu kıtada bayrak tıpkı kırmızı şafaklar gibi dalgalanması gerektiği anlatılıyor. Şanlı bayrağımız dalgalandıkça gökyüzünü şafakla yarış edercesine gökyüzünü kızıl renge boyamaktadır. Türk milleti yeniden bağımsızlığına kavuşmuştur. Atrık onun için yok olma korkusu kalmamıştır. Bayrağımız şehitleri mizin kanlarını hak etmiştir. Bağımsızlık Allah’a tapan ve doğruluktan ayırmayan Türk milletinin en doğal hakkıdır.