İstiklal Marşının Ortaya Çıkış Hikayesi Nedir

Konusu 'Bilgi Zemini' forumundadır ve Nehir tarafından 6 Temmuz 2014 başlatılmıştır.

  1. İstiklal Marşının Ortaya Çıkış Hikayesi Kısaca

    Cumhuriyet devrine dolayında bir ” Milli Marş ” yaptırılması düşünülmemiştir . Bunun adına padişahların şahıslarına yaptırdıkları özel marşlar kullanılmıştır . Bu marşlar millet kitlesine mâl edilmediği amaçlı öncelikle harici memleketlerde pekçok defa kuvvet durumlarda kalınmış , sıra bize geldiği gün topluluğumuz şaşkına uğramış , bazen ” Bizim milli marşımız yok . ” diyebilenlerimiz de olmuştur . Üstelik bir futbol ekibimiz tekrar böyle sıkışık bir vaziyette kalarak ” Milli marş ” adına ” Hamsi koydum tavaya ” türküsünü bile okumuştur .
    Reşadiye harp gemimizin kızaktan indirilişi töreninde bulunmak üzere İngiltere’ye çağrı edilen Türk heyeti , törenin son dakikalarında birden bire kuvvet bir durumla karşılaşmıştı . Nutuklardan bir sonra geminin burnunda şampanya şişesi patlatılmadan İngiliz denizcileri kendisinin milli marşlarını okuyunca bizimkiler de mukabele etmeye mecbur kalmışlardı . Söylenecek bir milli marş olmadığı amaçlı bir önce birbirlerine bakıştılar , bir sonra müstakbel çarkçıbaşı durumun önemini hissederek:

    - Dostlar , ” Entarisi ala benziyor ” u biliyor musunuz?
    - Biliyoruz .
    - O takdirde hep beraber:
    - ” Entarisi ala benziyor
    Sultan Reşat bana benziyor “
    Birinci dünya savaşının son senelerinde , merhum Abdulkadir Karamürsel , bir askerî temsilcimizin yaveri olarak Brest – Litowsk’ta yer aldığı sırada gar kumandanlığından aranarak kendisine şu bilgi bildirilir:
    ” 37 kişilik bir Türk Subay kafilesi Rusya’dan esaretten kurtularak memleketlerine dönmek üzere buradan geçiyorlar . Burada bir gece kalacaklar , sizden bahsettik , birçok sevindiler . Anında geliniz . İaşe ve ibate ( barınma ) işlerini beraberce tanzim edelim . “
    O gece konuk Türk kafilesinin bütün gereksinimleri sağlamak edildikten bir sonra gecede bir ziyafet disiplin edilir . Yenilir , içilir . Karşılıklı nutuklar söylenir . Bu sırada orada bulunan Almanlar hep bir oral Alman milli marşı ( Deutschlan uber alles ) ‘nı 2 sesli okuyunca bizimkiler ilgisiz terler dökmeye başlarlar . Bir ara merhum A . Karamürsel yavaşça subaylarımıza eğilerek:
    - Ne biliyorsunuz? Ordumuz etti yemin?
    - Unuttuk .
    - Kalkın ey ehli vatan .
    - ??????
    Arkadaşlar , Tekbir’i hepiniz bilirsiniz . Benim sesime uydurarak söyleyeceğiz . Benim işaretime uyarı ediniz .
    Biraz bir sonra 38 Türk’ün Tekbir nidaları salonu çınlatıyordu:
    ” Allahü Ekber! . . Allahü Ekber! . . “
    İstiklâl Marşı’mızın besteleniş hikayesi
    Yeni T.C.’nin de bir milli marşı olmalıydı . Ayrıyeten Cumhuriyet kurulmadan İstiklâl Savaşı sırasında , Garp Cephesi Komutanlığı’ndan bu arzu doğmuştu . Durum , sonradan Maârif Vekili olan Hamdullah Suphi’ye havale edildi . Böyle Türk milli marşı olarak ” İstiklâl Marşı ” ismi ile yaptırılacak marşın hazırlıklarına girildi . Beste ve güfte amaçlı beşer yüz Lira armağan kararlaştırılarak genelge ve mektuplarla bütün yurda öğrenildi .
    Önce şiir seçilip bir sonra beste yarışması açılacaktı . Şiir yarışmasına yurdun 4 bir yanından tam 724 şiir gönderildi . Komisyon bunlardan yedisini seçtiği ederek bastırdı ve meclis üyelerine dağıttı .
    Atatürk’ün başkanlığında TBMM’nin 12 . 03 . 1921 günkü celsesinde Mehmet Akif Ersoy’un şiiri sıklıkla sık okutturularak alkışlar aralarında milli marş olarak bestelenmek üzere seçildi .
    Beste yarışması ise güfte dolayında ilgi görmedi . Bu da memleketin o zamanki musiki durumunu yansıtmaktadır . Beste yarışmasına ancak 24 besteci katılmıştı . Bunlardan bazıları şunlardır:
    Ahmet Cemalettin Çinkılıç , Ahmet Yekta Madran , Ali Rifat Çağatay , Asım * , Bedri Zabaç , Hasan Basri Çantay , H . Saadettin Arel , İsmail Hakkı * , İsmail Zühdü , Kazım Uz , Lemi Atlı , Mehmet Baha Pars , Mustafa Sunar , Rauf Yekta , Saadettin Kaynak , Zati Arca , Akıllı Üngör .
    Güfte yarışması sonuçlandırıldıktan bir sonra Anadolu’daki savaş iyice kızıştığı sıralarda beste yarışması dikkatini tabii ki olarak kaybetmiştir . Bunun Için nazaran bestekârlar faaliyetten geride durmamışlar ve kendisinin bestelerini yaymaya uğraşmışlardır .
    O sıralarda Edirne’de müzik öğretmeni bulunan Ahmet Yekta Madran , kendisinin marşını Edirne ve havalisinde yaymaya ve söyletmeye başlamıştır . İzmir’de müzik öğretmeni bulunan İsmail Zühdü de kendisinin marşını İzmir ve havalisi ile Eskikent’de yaymakta idi . Ankara’da da Akıllı Üngör’ün marşı söylenmekte olup İstanbul’da ise iki marş söylenip yayınlanmaktaydı . Şunlar da İstanbul tarafında bir pekçok mekteplerde öğretmenlik yapan Zati Arca’nın , Kadıköy tarafında ise Ali Rifat Çağatay’ın bestesi söylenmekteydi .
    Bu statü birden çok yıl böyle devamı etmiş ve 1924′te Ankara’da maârif vekaletinde toplanan bir kurul , Ali Rifat Çağatay’ın marşını resmi marş olarak takdir ederek alakadar olan kurullar ile bütün okullara bildirmiştir . Bu marş , 1924′ten 1930 senelerine dolaylarında söylenip çalındıktan sonra 1930 sıralarında yeni bir emirle Riyaseti Cumhur Orkestrası şefi Akıllı Üngör’ün bestesi milli marş bestesi olarak takdir edilmiştir . Akıllı Üngör , İstiklâl Marşı’nın besteleniş hikayesini böyle anlatmıştır:
    ” İstiklâl savaşının devamı ettiği sıralarda ben , Muzika – i Humayun muallimi idim . Yani doğrudan doğruya Saray’a ve Vahdettin’e bağlıydık . Bando , Fasıl Kulübü ve Orkestra benim emrimde idi .
    Şişli’de Şans Getiren Han’ın 4 numarasında oturuyordum . Kurtuluş ordusu süvarilerinin İzmir’e girdiklerinden iki ya da 3 günün akabinde evimde , Talim – Terbiye Heyeti azası ve terbiye mütehassısı dostum Haydar merhumla oturuyorduk . Kapı çalındı . İlkokul öğretmeni İhsan merhum geldi . Büyük bir merak bünyesinde , süvarilerin İzmir’e girişlerini anlatmaya başladı . Her Birimiz coşmuştuk . Anında kalkıp piyano başına geçtim . Ve derhal içimde doğan parçayı çalmaya koyuldum .
    İlk etapta marşın giriş kısmındaki akoru oluşturdum . Bu şekilde iki , 3 mezür yaptım . Arkadaşlarım: ” Aman dediler , bu pekçok hoş bir şey olacak . ” Bunun üst kısmına İhsan’a İzmir’in kurtuluşunu ve büyük zaferi bütün teferruatıyla anlatmasını rica ettim . O açıkladı , ben çaldım . Böyle kısa sürede eserin taslağı meydana çıktı . Ertesi gün de çalıştım . 2 günün akabinde beste tamamlandı . Götürüp arkadaşlara gösterdim . Pekçok beğendiler . Bunun üst kısmına bu müziği milli marş olarak takdime hüküm verdim . Kıymeti ile alakadar olan ayrıyeten kat’i bir fikir edinmek maksadıyla da besteyi Viyana Konservatuvarı direktörüne gönderdim . On günün akabinde direktörden gelen mektupta , eserin pekçok orijinal yer aldığı ve melodisinin Türk milletinin ihtişamına yakışacak şekilde olduğu belirtilerek tebrik ediliyordum .
    Bu mektup geldikten on 5 günün akabinde beni Ankara’dan çağırdılar , gittim . Bana Muzika – i Humayun’u bütün kadrosu ile Ankara’ya nakletmek vazifesi verildi . Bunun üst kısmına tekrar İstanbul’a döndüm . Ve Ankara’ya başta başlarında piyanist Sabri’nin yer aldığı 5 kişilik bir heyet yolladım . Vahdettin tam anlamıyla sultan olduğu için bu işleri mahrem yapıyorduk . Bir ayın akabinde da kimseye bir şey söylemeden Ankara’ya gittim . Ve anında İstanbul’daki arkadaşları bir telgrafla çağırdım . 3 günün akabinde geldiler . Böyle milli marşı bu heyete ilk defa Ankara’da verilen o baloda Atatürk’ün huzurunda çaldık . İşte milli marş böyle bestelendi . “
    Bestekarın bu anlatışından , eseri önce sözsüz olarak bestelediği ve ayrıyeten sonra Mehmet Akif’in şiirini besteye giydirdiği anlaşılmaktadır . Bu nedenden oluşan prozodi kusurları , eser ile alakadar olan sonradan yapılmış olan tenkitlerin başlıcası olmuştur . Bestekar yukarıdaki beyanatının bir yerinde her ne dolaylarında , ” Bu müziği milli marş olarak takdime hüküm verdim ” diyorsa da , eserdeki gürültü sahasını millet tabakasını nazara almadan sıkması bestenin milli marş olarak bestelenmediğini meydana çıkarmaktadır . Marştaki bu teknik hatalardan öbür gürültü ritminden etkili çalınıp söylenmesinde bestekarın kusuru baş kısmında gelmektedir .
    Besteci bu hali böyle anlatmıştır:
    ” Ben İstiklal Marşı’nı bestelerken kulaklarımda İzmir’e koşan atlıların dörtnal sesleri vardı . Eserin en başında metronomu ( bir dörtlük=80 ) olan bir eser hiçbir zaman cenaze marşına benzemez .
    Plaklardaki etkili tempolu çalınışı ise; ” Sahibi’nin Sesi ” stüdyosunda orkestra ile plağa çaldığımız gün teknisyenler , bunun pekçok süratlı bir marş olduğunu ve dolayısıyla plağın ancak yarısını doldurduğunu söylediler . Bu nedenle plağın benzer yüzüne bir marş ayrıyeten çalmamızı rica ettiler . Ben böyle bir teklifi takdir edemezdim . O anda aklıma bir şey geldi: ” Marşı belli bir süre etkili çalalım , böyle plak dolar . Sonra çalınırken gramafon belli bir süre hızlıya ayarlanır , olabilir biter ” dedim . Bu fikir birçok münasip görüldü ve dediğim kadar yapıldı . Ne var ki bilahere böyle bir fikir vermekle hata ettiğimizi anladım . Nedeni Ise marş çalınırken gramafonun hızlıya ayarlanması icap ettiğini kim bilebilirdi? “
    Görüldüğü kadar tam bir alaturka davranışla İstiklal Marşımızın en can alacak noktası; ritmi , ölü doğrulmuştu .
    Plak yayıldıktan sonra etkili ritm de hafızalara yerleşti ve besteci ölümüne dolaylarında bu etkili ritmi yürüğe götürmeye uğraştı durdu .
    Ayrıca , marşın Türk temlerini mana etmediği ve üstelik ” Karmen Silva ” adlı bir operetten alındığı da argüman edilmiştir .
    Daha sonra marşın değiştirilmesi tezi meydana atılarak görevli yetkisiz çeşitli şahıslar aracılığıyla çeşitli fikirler ileri sürülmüşse de değiştirilmesi fikri tutmamıştır .
    Bu konudaki makul kalan genel kanaat; her ne dolaylarında tekrar ayrıyeten iyi olanını inşa etmek mümkün değil değilse de eskisinin bu andan itibaren tarih olmuşluğu hakikatı nazara alınarak , bunun üstünde gerek kalan rötuşlarla mevcudu onarmaktır