Kaza ve Kadere İman Ne Demek

Konusu 'Dini Bilgiler' forumundadır ve Nehir tarafından 8 Ocak 2014 başlatılmıştır.

  1. Kaza ve Kadere İman Nedir Kısaca

    Kader, Allahu Taala’nın, olmazdan önce her şeyin ne zaman ve ne mekanda olacağını ezelden takdir buyurmuş olmasıdır. Kaza da: Allah katında zamanı, yeri, nasıl olacağı bilinen kaderin yaratılıp gerçekleşmesinden ibarettir. Demek oluyor ki: Cenab-ı Hakk’ın ilim ve iradesi kader buna karşılık, O’nun takdirine uygun biçimde dilediğini dış alemde var kılması da kaza diye adlandırılmıştır.

    Kaza ve kadere iman da, İslamda inanç şartlarındandır. Kur’an-ı Kerim’de bu konudaki ayetlerden misalolmak üzere, bir iki ayetin mealini burada belirtebiliriz:

    “Gerek yeryüzünde, gerek nefsinizde başınıza hiç bir musibet gelmez ki: bu, bizim onu yaratmamızdan önce mutlaka bir kitapta yazılı bulunmasın. Şüphesiz bu Allah’a göre kolaydır.”

    “De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası, asla bize erişemez. O, bizim Mevla’mızdır. Onun için mü’minler yalnız Allah’a güvenip dayanmalıdır.”

    Kaza ve kadere iman, hayra ve şerre iman (yani iyilik ve kötülüğün Allah’ın takdiri sonucunda ancak insana erişebileceğine inanmak) Allah’ın takdiri olmadan evrende hiçbir şeyin oluşamayacağına inanmak, Allah’ın bilgisinin her şeyi kuşattığına, takdiri ve yaratması olmadıkça hiçbir şeyin vücut bulmayacağına içtenlikle inanıp gönül bağlamaktır. Ve ayrıca iyi bir Müslüman bu kaza ve kadere içtenlikle razı da olur. Ancak bu demek değildir ki; kendi cüzi irademiz yoktur ve yaptığımız yanlış ve günahla yoğrulmuş işlerden sorumlu olmayız. Allah’ın rızasına uygun düşmeyen, İslam dininin yasakladığı her hangi bir günahı işlersek, sorumluluğunu da, yüklenmek durumundayız.

    insanın irade ve ihtiyat sahibi olması, arzuladığı bazı şeyleri yapabilme gücünü kendinde bulması da, yine Allah’ın takdiri sayesinde mümkün olabilir. Bu bakımdan, bir ölçüde, isteklerini yapmak veya yapmamak yeteneği ile donatılmış bulunan insan, elbette, hatalarından, günahlarından sorumludur. Çünkü, genellikle, yapıp yapmamakta seçme gücü kendisinde olan işlerde, bir ölçüdeki özgürlüğünü iyi yöne kullanmakla yükümlü olduğunu unutmamak, sorumluluk duygusunu göz önünde tutmak doğal ödevidir. Sadece Allah benim kaderimde böyle yazmıştır, ben de yaptım, denemez. Gerçi halkın deyimiyle alın yazısını değiştirmek kimsenin elinde değildir. Fakat hiç kimse, alın yazısında neler yazılmış olduğunu bilemez. Bu takdirde, daima, iyiye, doğruya, din buyruklarına ve devlet yasalarına uygun düşene yönelmek görevdir. Ancak bu iyi niyet davranışına rağmen, sonuç istenilen gibi gerçekleşmezse, o zaman Allah’ın bana takdiri böyle imiş, ben elden geleni yaptım, olmadı, dedelerimiz haklı imiş: “Kul tedbir alır, Allah takdir buyurur” diyerek teselli bulmak yerinde olur.

    Şairin dediği gibi, sadece “Gelir elbette zuhura ne ise hükm-i kader” demek her ne kadar caiz ise de, hükm-i kaderin gerçekleşme anına değin, amaca varmak için bütün sebepleri ihmal etmemek ve ancak ondan sonra da yeise, karamsarlığa kapılmaksızın mütevekkil olmak doğru bir davranış olur. Tevekkül, Cenab-ı Hakk’a güvenerek teslimiyet elbette güzel şeydir. Elbette, biz de “Allah’a tevekkül edenin yaveri Hak’tır” demekte tereddüt göstermeyiz. Ama önce her hangi bir girişimimizde elden gelen gayreti gösterdikten, başarı nedenlerini birer birer düşünüp kullandıktan sonra tevekküle de yapışırız. Unutmamız gereken söz şudur: “Evveli deveyi bağlamalı, sonra da Allah’a mütevekkil olmalıdır.” Bununla tevekkülün yararına şüphe düşürmek aklımızdan asla geçmemektedir. Çünkü Kelam-ı Kadim (Kur’an-ı Hakim) ‘de şu emr-i ilahi’ye her zaman gönül bağlamalıyız: “Allah’a güvenip dayan, bir vekil olarak Allah yeter.”

    Kaza ve kadere inanmanın yararları üzerinde din bilginleri ayrıca durmuşlardır. Gerçekten kadere inanılmak suretiyle yalnızca Cenab-ı Hakk’ın yaratıcılık kudretine, ilim sıfatına bağlanılmış olmakla yetlnilmlş olunmuyor: ilahi irade ve takdir, kaza ile tekvin (oldurmak, ihdas ve icat etmek) ilahi sıfatının tecellisi’ne de tanıklık vücuda geliyor.

    “Amentü … “de kadere inanma şartı söylenirken “hayr olsun, şer olsun (ne varsa) Allah’tan olduğuna inandim” kaydı da vardır. Hayr ile şerrin birbirinin zıddı olduğuna bakılınca: iyinin de, kötünün de, saadetin de, felaketin de, başarının da, yenilginin de Allah’tan geldiğine inanıp bu bakımdan iyi bir Müslüman’ın -bütün çabalarını hayra harcadıktan sonra- gelişen ve gerçekleşen durumları olduğu gibi kabülünün gerektiği noktasına özen göstermekle yükümlü olduğu, bir daha anlaşılmış olur.

    Kaza ve kader sorunu işlenirken bir de rızk sorunu ortaya çıkar. Allah Rezzak-ı alem’dir. Elbette rızkımız: O’nun ilmi, iradesi ve takdiri sayesinde gerçekleşir. Fakat bu rızk kendiliğinden insana gelmez. Onu arayıp bulmak kulun vazifesidir. Yalnız dikkat edilecek hususların başında aranan rızkın helalden kazanılmasına çaba göstermektir. Allah’ın haram rızka rızası yoktur. Bu nedenle haram yiyen kimse sorumludur. Kur’an-ı Kerim’de: “Ey insanlar, yerdeki şeylerden, helal ve temiz olmak şartıyla yiyin” buyurulmuştur.

    Bu bahsin sonlarında kader ve kaza ile ilgili olmak hasebiyle bir de ecel’den söz açmak icabeder. Bütün varlıkları yaratan, yaşatan, öldüren ve tekrar diriltecek olan ancak Allahu Taala’dır. Ecel (hayatın sonu) şüphesiz bir Allah emridir. Kur’an-ı Kerim’deki Allah emirlerinden -genellikle tabutlara örtülen örtülerde yazılı bulunan şu mealdeki ayet yeterince bu bahiste bize gerçeği öğretmektedir: “Her ümmetin (mukadder) bir eceli vardır, vakitleri dolunca ne bir saat gecikebilir, ne de öne geçebilir.” Bunu bildikten sonra ölümü de, kamil insanlarda görülegeldiği gibi, bir hal değişmesinden ibaret sayarak tebessümle karşılayabilmek mutluluktur denebilir. Ancak bu olgunluğa erişmenin, kaza ve kaderi böylesine huzur ve sükun ile karşılayabilmenin kolay olmadığına da işaret etmeliyiz.