Kurban Bayramının Hayatımızdaki Yeri ve Önemi

Konusu 'Dini günler ve geceler' forumundadır ve Nehir tarafından 6 Ocak 2014 başlatılmıştır.

  1. Kurban Bayramının Önemi Nedir

    Toplamı bir milyara yaklaşan müslümanların en büyük bayramı,-arapça deyimi ile “İd-i Adhâ”; Arabî ayların sonuncusu olan Zi’l-hicca’nın onunda, gün doğuşundan sonra başlayan ve dört gün süren kısa bir sevinç, neş’e ve Tanrıya şükran dönemidir. Biz Müslüman-Türklerin Kurban Bayramı dediğimiz ve -mali gücümüzle orantılı olarak koyundan ineğe kadar çeşitli hayvanları- dini bir vecibeyi yerine getirmek amacı ile Allah rızası için keserek etlerini yoksullara, ya da yakınlarımıza dağıttığımız, kendi aile fertlerimize de pây ayırdığımız bu günler: kutlu oldukları ölçüde, Hacc farizasının edâsı hususunda belli zaman ve ibâdetlerin süresini de sembolize eder. Ve İslâm inancına göre: Hazret-i İbrahim’in, Tanrı uğruna kurban eylemeği kararlaştırdığı oğlunun şahsında, bütün gelecek çağların imanlı gençliğinin de aynı sonuca uğramaları mümkün iken, bağışlanmak suretiyle Cenab-ı Hakk’a, insanlığın şükran ve minnet duygularının arzı vesilesini de kapsar. Aynı zamanda bu bayram, Ramazan Bayramında da olduğu gibi, sosyal ve ekonomik yardımlaşma bakımından da: müslümanlar arası bir dayanışma, bir yakınlaşma, bir halden anlama süresi anlamına da gelmektedir. Dini telkinlere uyularak Kurban Bayramında da: müslümanların birbirine yardım eylemeleri, karşılıklı ziyaretlerde bulunmaları, hastaları arayıp sormaları, gurbette olanlara şefkat ve yakınlık göstermeleri, darda kalmışları kurtarmaları, dargınları barıştırmaları, yerine getirilmek gereken, ödevlerdendir.

    Kurban Bayramında, kurban kesmek vaciptir. İlâhî buyruklara ve Peygamber sözlerine dayanarak ve bu konu ile ilgili olarak Hazret-i İbrahim’in kıssasını hatırlamak ve bu yönden özetlemek faydalı olacaktır: Allah yolunda feragat ve fedâkârlığın bir örneği ve en büyük peygamberlerden biri olan Hz. İbrahim, ilkel toplulukların taptıkları putları kırmakla tanındığı kadar, oğlunu Allah uğrunda kurbana tam teşebbüsle de bilinir. İbrahim Peygamber, Cenabı Hakk’a yalvararak: “Ey Rabbim, bana salihlerden bir evlât ihsan buyur, lutfeyle” demiş ve duası kabul olunarak gerçekten sâlih bir oğlu dünyaya gelmiştir. Bu oğul büyümüş, erginlik çağına varınca da, babası, büyük bir imtihana tâbi tutulmuştur. Gecenin birinde Hz. İbrahim, “oğlunu Allah yolunda kurban eylemekte olduğunu” rüyasında görünce, kendi kendine: bunun Rahman’dan mı, yoksa şeytan’dan mı geldiğini sormuştur. Ancak rüya tekrar edip durunca onun Rahman’dan geldiğine inanmış ve “Es-Sâffât” sûresinde görüldüğü gibi: “Oğlum, rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm: buna ne dersin? Düşün,” diye çocuğuna danışmıştır. Fedakârlıkta olduğu gibi İlâhi buyruklara uymada da babasından hiç te geri kalmak istemeyen evlât, babasına şu yolda cevap vermiştir: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. Gersab-ı Hakk’ın emirlerine karşı beni sabredenlerden bulacaksın”…

    Baba, nihayet kararını vermişti: Oğlunu Allah için kesecekti. Yukarıki konuşma bir yol boyunca olmuştu. Düşüncesini karar şeklinde uygulamaya başlayınca çocuğunu yere yatırmış ve elindeki bıçağı da boynuna dayamıştı. Fakat bıçak kesmiyordu. Büyük şairimiz Fuzûlî’nin “Hadikatü’s-suadâ” adlı ve Kerbelâ acıklı olayına ayırdığı şaheserinde, gerçek bir sanatkâr gücü ile ifadelendirdiği bu feragat örneği teslimiyyet vakası, din kitaplarına göre de şöyle gelişir:

    Gözyaşlarını tutamayan babasına, çocuğu seslenir: “Babacığım, beni yüzü koyun yatır. Yüzümü gördükçe senin yüreğin götürmüyor. Bana acımaklığın Allah’ın buyruğunu yerine getirmeğe ve beni O’nun uğrunda fedâya engel olmasın”. Ama

    yüzü koyun yatırılan nur yüzlü çocuğu -taşı ortasından kesme keskinliğinde olan-bıçak, yine de kesememekte idi. İşte tam bu sırada İlâhî nida Hz. İbrahim’e şu müjdeyi ulaştırdı: “Ey İbrahim, gördüğün rüyayı yerine getirdin. İmtihanda yüz aklığı kazandın”. Bu imtihanda başarının mükâfatı olmak üzere Allahu Taâlâ Hz. İbrahim’e, oğlu yerine kurban edilmek üzere, bir koç ihsan buyurmuş ve böylece insanoğlu, Hakk’ın yeni bir lütfuna mazhar olarak ayrı bir kurtuluşa kavuşmuştur. Kurban Bayramında, bu kurtuluşun sevinci, şükranı, hatırası yaşanmaktadır.

    Bütün İslâm dünyasında bu bayram sabahında ve Bayram namazının edâsından sonra başlayan Kurban kesme vecibe ve geleneği, işte Hazret-i İbrahim Halil’in rüyaya dayanan feragat ve fedakârlığı ve onun bir imtihan sayılan bu denemede gösterdiği başarının mükâfatı niteliğinde olan koç kurban eylemesinin aziz bir ha-tırasıdır.

    Kur’ân-ı Kerim’de “El-Kevser” sûresinde Cenab-ı Hakk, şöyle buyurmuştur: “(Habibim) gerçek biz, sana Kevser’i verdik. Öyle ise Rabbin için namaz kıl; kurban kes”. Burada kurban kesmek ödevi, Peygamberimizin mübarek şahsiyetlerinde, belli ölçüde mal ve imkân sahibi olan müslümanlara, vâcip olmuştur. Kurban kesmekle yükümlü olabilmek için, din kitaplarında gerekli mali imkân genişliği belirtilmiştir. Peygamberimizin zamanlarında bir müslümanın kurban kesmeleri vâcip kişiler arasında sayılabilmesi için: kendisine ve ailesi fertlerine zaruri olarak gerekenlerden başka, en azından, “200 dirhem gümüşe, yahut da 20 miskal altına, ya da 40 koyuna veya onlara eşit değerde fazla mala sahip olması” şarttı. Zamanımızda ekonomik, sosyal şartlar değiştiğinden ve kazanç ölçüleri ile masraflar arasındaki nisbetler de farklı olduklarından: kimlerin kurban kesmekle mükellef olduklarının, her yıl, zi’l-hicca ayı başlarında açıklanması temenniye değer. Kurbanlık hayvanların vasıfları ile Kurban esnasındaki formalite ve dualar da: din görevlisi hocalardan sorulup öğrenilebilir. Kesilen kurban eti üçe bölünmeli: bir bolümü kurban kesemeyecek durumda olan konu-komşuya dağıtılmalıdır. İkinci bölümü akraba ve dostlara armağan olarak sunulmalı ve nihayet son pay da aile nafakası olarak kabul edilip evde alıkonulmalıdır… Kurban âdâbı da bunu buyurmaktadır.

    Kurban kesmek: müslümanlığın şanındandır. Hali vakti yerinde olduğu halde kurban kesmeyenler için Peygamberimiz, bir hadis-i şeriflerinde, şu mealde söz söylemişlerdir: “Bu makûleden olan kimseler, bizim İslâm camiasına yaklaşmasın”.

    Bunun içindir ki: 1400 yıldanberidir ki: her Kurban Bayramında, milyonlarca müslüman, kurban kesmekte ve bu sayede bazan aylarca et yüzü görmemiş yoksulların yüzü gülmekte, fakir-fukara azıcık sevinmektedir.

    Şunu da unutmamak lâzımdır ki: sadece Kurban kesmekle kimse, İslâmlığın gerektirdiği bütün vazifeleri yaptığını sanmamalıdır. Hattâ “kurban” sadece bir güzel ve yapılması faydalı vazife anlamındadır. Bundan çok daha önemli olan gerçekten hayırhah olmak, din buyruklarına tam anlamı ile bağlı bulunmak ve eski deyimi ile “takvâ sahibi” olabilmektir. “El-Hacc” sûresinin 37. âyetinde Allahu Taâlâ şöyle buyurmaktadır:

    “Onların ne etleri, ne kanları (kurbanlıklar bahis konusudur) hiç bir zaman Allah’a (yükselip) erişemez. Fakat sizden O’na (yalnız) takvâ ulaşır…” Takvâ’dan muradın, Allah’tan sakınmak, Allah korkusu ile yasaklardan çekinmek olduğu meç-hûl değildir. Tefsirler bilhassa bunun: “yalnız Cenab-ı Hakk’ın rızâsını isteyen sâlih

    ameller ve ihlâs” olduğu üzerinde de durmuşlardır. Böylece bir kerre daha anlaşılmış olmaktadır ki: Kurbanların etleri de kaniarı da -ancak iyi niyyete bağlı olmak ve takvâ ile beraber bulunmak sâyesinde- makbûldür. Yoksa Allah’ın rızası sadece şekil vazifelerini yapmakla tam elde edilmez. İyi niyyet ve ihlâs her davranışın temelinde çok büyük önem taşımaktadır.

    Din Bayramları, İslâm dünyasının manevi bütünlük ve beraberliğini, kardeşliğini gösteren sevinç ve mutluluk günleridir. Herkes yakınlarının, sevdiklerinin ziyaretine gitmekle, hediyeler alıp vermekle, kırgınlık ve kızgınlıklarını unutmakla, yoksulları sevindirmekte yarışmakla, çocuklara ve akrabaya karşı cömert ve âlicenâp davranmakla: İslâmlığın temelinde bulunan iyiliksever ve koruyucu nitelikleri kişiliğinde canlandırmış olmaktadır. İstiklâl Marşımızın unutulmaz şairi Mehmed Âkif, aynı zamanda değerli bir din şairi olarak, bayramlarımızı da gönülden ilhamlarla manzumelerinde canlandırmıştır. Onun “Kurban Bayramı” başlıklı bir parçasının -sadece bir rakamını bugünkü sayıya yaklaştırarak- burada tekrar etmek istiyoruz:

    Şark’tan başlayarak Mağrib-i Aksâ’ya kadar
    Dayanan bir koca dünyâda sekiz yüz milyon
    Sineden yükselecek ism-i Hudâ hürmetine:
    İd’in ey ümmet-i merhûme mübarek olsun
    Bu gün âfâkı fürûzan edecek nûr-i mübin
    Parlasın haşre kadar sönmesin: âmîn, âmîn.