Kurtuluş savaşında ulus olarak karşılaştığımız güçlükler nelerdir?

Konusu 'Ödevim var' forumundadır ve Mira tarafından 23 Mart 2014 başlatılmıştır.

  1. Kurtuluş savaşında ulus olarak karşılaştığımız güçlükler

    Kurtuluş Savaşında Halkın Durumu


    Türk Ulusu'nun Kurtuluş Savaşı'nı hangi koşullar altında, ne gibi olanaksızlıklar, yokluklar içinde ve hangi güçleri yenerek gerçekleştirdiğini anlamak için Birinci Dünya Savaşı'nda "Türk Savaşı" nı ve bunun Osmanlı Devleti'ndeki yıkımını iyi bilmek gerekir. Çünkü Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı'nda Rusya, İngiltere, Fransa gibi büyük devletlerin ordu, donanma ve tükenmez insan kaynaklarına karşı dört yıl süreyle Kafkasya, Çanakkale, Irak, Suriye, Galiçya, Sina gibi büyük cephelerde ve ulaşım olanaksızlıkları, yokluklar içinde savaştı. Kolera, tifüs, verem, zatürree, açlık ve daha bir çok hastalıktan yüz binlerce insan öldü. Silahsız, cephanesiz, ilaçsız, yiyeceksiz ve bin türlü ulaşım güçlüklerine rağmen dört yılın sonunda Türk vatanı işgal edilmemişti.

    Seferberlik ilanı ile birlikte Osmanlı Devleti, 1.700.000 km2 arazi üzerinde yaklaşık 22 milyon nüfusunun ancak 15 milyonundan yararlanabildi. 21 Temmuz 1914'ten 1915 yılı sonuna kadar 2.523.000 insanı silah altına aldı. Daha sonra bu sayı 2.8 milyona ulaştı. Görülüyor ki seferberlik rasyonel bir biçimde yapılmamış, ülkenin üretici gücü kısa zamanda silah altına alınmıştı.

    1916-1918 YILLARI
    1915 yılı sona erdiğinde savaşın genel gelişmesi, sonuç hakkında kesin bir bilgi vermiyordu. 1916 yılına girildiğinde savaşın büyük bir kısmı Avrupa cephelerinde geçiyordu. Türkiye, bütün güçlüklere ve olanaksızlıklarına rağmen Galiçya cephesinde Avusturya'ya yardım etmek için 33 bin kişilik bir kuvvet gönderdi.

    Irak cephesinde ise daha önce söz ettiğimiz Kut-ül Amare'de İngilizler teslim oldular. Fakat Enver Paşa Almanların isteğine uyup, İran'daki Rus birlikleri için kuvvet ayırınca İngilizler Aralık ayında taarruza başladılar. Kanal Cephesi'nde ise Cemal Paşa iki kez daha taarruz ettiyse de başarısız oldu. İngilizler Sina'yı ele geçirip Suriye'ye girmeye başladılar. Fakat Türkiye'nin en büyük kayıpları Kafkas cephesinde oldu. Ruslar 1916 Nisan'ından itibaren taarruza geçtiler.

    ARAP AYAKLANMASI
    1916'da Türkiye için en büyük tehlikelerden birisi de Arapların ayaklanması oldu. 1865 ten itibaren Arap milliyetçi örgütleri kurulmaya başlamışlardı. Birinci Dünya Savaşı'ndan önce İngiltere'nin Araplarla başlayan görüşmelerini, Lord Kitchener ve onun halefi Mac Mahon ile Abdullah arasında sürdürdüklerini ve 23 Ekim 1914'de anlaştıklarını, Arapları bağımsızlık vaadi ve altın vererek ayaklandırmaya kışkırtan İngiltere'nin Basra'yı işgal ettikten sonra, 26 Ocak 1915'te İbn Suud ve 3 Kasım 1916'da Katar Şeyhi ile anlaştığını ve tüm Arap şeyhlerini kendisine bağladığını görmüştük. Özellikle Mac Mahon ile Şerif Hüseyin arasındaki mektuplaşmalar ve Arap ihtilalcilerinin Şerif Hüseyin'e başvurması Arap ayaklanmasının hazırlığını oluşturuyordu. Bunun sağlanmasında İngiliz casusu Albay Lavrens en büyük rolü yüklenmişti. Arapları ayaklanmaya iten diğer bir sebep de, Suriye'deki Arap milliyetçilerinin ayaklanma hazırlığı içinde oldukları için yargılandıktan sonra Mayıs 1916'da Cemal Paşa tarafından idam edilmeleri oldu. İngilizler Araplara bağımsızlık vaad etmelerine rağmen İtilaf Devletleri Sykes-Picot Anlaşması'yla Orta Doğu'yu aralarında pay ediyorlardı. Araplar, buna rağmen Türkiye'ye karşı örgütleniyorlardı, Şerif Hüseyin Cemal Paşa'yı oyalarken İngilizlerle görüşmeleri sürdürüyordu.

    Hüseyin ilk ayaklanma hazırlığını 27 Haziran 1916 'da ilan ettiği beyanname ile duyurdu. 10 Haziran da Mekke ve Cidde'de ayaklanma zaten başlamıştı. Taif ayaklanması ve diğer yerlerdeki ayaklanmalar hızla yayıldı. Amman'dan Medine'ye kadar olan yerlerdeki 30.000 Türk askeri hareketsiz kaldı. Yemen'deki Türk ordusu ile ilişki koptu. Mısır'daki İngiliz ordusunun Filistin seferi sırasında sağ kanadında Türk ordusuna karşı önemli hizmetler gören Arapların bu ayaklanması Suriye cephesinin kaderini de belli etti. Türk ordusu bir yandan İngiliz ordusu ile savaşırken bir de arkasındaki Araplarla vuruşmak zorunda kaldı. Sina ve Filistin yenilgilerinden sonra Türk ordusu Güney Suriye'yi terk ederek kuzeye, anavatana doğru çekilmeye başladı. 1917 yılında Suriye, İngilizlerin eline geçti. İngiliz ordusu Aralık ayında Kudüs'e girdi. Kudüs'e İngiliz komutanı General Allanby'nin girişi Hıristiyanlığın kutsal kentinin Müslümanların elinden kurtarılışı, bütün Hıristiyan dünyasında olduğu gibi, Türkiye'nin müttefiki Avusturya'nın başkenti Viyana'da da kutlanıyordu. Arapların bu başarıları onların birlikten yoksun olduğunu çabuk ortaya koydu. Osmanlı egemenliği kalkınca Arap Şeyhleri arasındaki rekabet ortaya çıktı. Aralarındaki mücadeleden yararlanan İngiltere ve Fransa bütün Arabistan'ı Manda adı altında yağmaladılar. İngilizlere karşı Cihad ilan etmiş olan Darvur Sultanı Ali Dinar'ın ayaklanması ise İngilizler tarafından Mayıs 1916 da bastırıldı. Bu tek olayın da hiç etkisi olmadı.

    Bu topraklardaki Türk egemenliğinin kalkışı ise Yahudilere, İsrail devleti kurmak için büyük fırsat yarattı. 1897 yılında Bale'de toplanan Siyonist Kongresi'nde ortaya atılan "ecdatlarının eski topraklarında bir Yahudi merkezi kurmak" fikri dünya Yahudileri arasında hızla yayılmıştı. "Dünya Siyonist Konseyi" bu politikayı hızlı bir propaganda ile yaymış , özellikle A.B.D. ve İngiltere'deki Yahudi gücü bu propagandanın etkisini kısa zamanda geliştirmişti. Birinci Dünya Savaşı'nın çıkışı Yahudi milliyetçiliğini güçlendirdi. Türkiye'nin egemen olduğu sıralarda, Orta Doğu'da Yahudi yerleşimi için yaptıkları öneri Abdülhamit tarafından red edilmişti. Savaş içinde Türklerin yenilmeye başlaması ve Türk egemenliğinin sona ereceğinin ve İngiltere'nin Orta Doğu'ya egemen olacağının anlaşılması, Yahudi devleti kurmak için dünya Siyonistlerine umut kapısını açıyordu. Türk ordularını arkadan vurarak İngilizlerle anlaşan Araplar, gelişen bu yeni olayın kendileri için tehlikesini geç anladılar. 1917'de "Dünya Siyonist Konseyi "nin Orta Doğu'da bir yerleşme yeri isteği İngiliz Hükümeti'ne resmen bildirildi. İngiltere Kasım 1917 de verdiği yanıtta "İngiltere'nin Filistin'de milli bir Yahudi merkezi kurulmasını, burada Yahudi olmayan cemaatin dini ve hukuki haklarına hiç bir zarar vermemek şartı ile kabul edeceğini.." bildirdi. "Balfour Deklarasyonu" adıyla anılan bu yanıt İsrail'in kurulmasını oluşturan ilk önemli adımdır. Burada yüzyıllardır yaşayan Müslümanların dini ve hukuki haklarına dokunulmadan bir Yahudi yerleşiminin sağlanması sözü ise yalnızca bir İngiliz aldatmacasıydı. Böyle bir olay ancak zorla gerçekleşebilirdi. A.B.D. deki 3 milyonu aşkın Yahudi ve İngiltere'deki Yahudi gücü "Kutsal Topraklar" üzerinde bir yerleşim yeri elde etmek için Türk egemenliğinin yıkılmasından doğan bu fırsatı kaçırmadılar. Arap-Yahudi savaşının tohumları böylece 1917 yılında ekilmiş oldu.

    Arapların ayaklanmasından sonra Türk ordusu İngilizler karşısında kısa zamanda çözüldü. Cihat ilanı ve din kardeşliği hülyalarının da işe yaramadığı acı bir şekilde anlaşıldı. Suriye cephesindeki başarısızlıkları gören Mustafa Kemal Paşa 2. Ekim 1917'de buradan Enver Paşa'ya yolladığı mektupta çok gerçekçi bir biçimde ülkenin durumunun çok kötü olduğunu, her yerde asayişin bozuk, ekonominin çöküntü içinde, sefaletin yaygın ve ordunun savaş gücünün kalmamış olduğunu belirtti ve "Harbin anahtarı bizim elimizde değildir" sözleriyle galibiyet umudunun bulunmadığını dile getirerek daha fazla zarara uğramadan savaşa son verilmesinin gerektiğini anlattı. Fakat Rusya'da devrim çıkmasından umutlanan Enver Paşa bu uyarıları dikkate almadı. Çünkü hala Almanya'nın galip geleceği umudunu taşıyordu.