Kuş kafesten uçmuş gibi

Konusu 'Türkçe edebiyat' forumundadır ve Elif tarafından 11 Nisan 2014 başlatılmıştır.

  1. Elif

    Elif Yönetici Admin

    Ansızın duyduğumuz bir sela ile hatırlarız dünyada bir yolcu olduğumuzu, dünyanın bir konaklama yeri olduğunu. Saatler durur, dünya durur, kalbimiz telaş denizinin sahilinde yorgundur. Üzerimize sinmiş dünyanın kokusunu duyarız birden.

    Hayatın ve ömrün hakikati ölümle atılmış bir düğümdür. Nerede ve ne zaman geleceğini bilmeyiz, fakat ölüm gelir, her şeyin sırrı çözülüverir.

    Renkler, suretler, zaman ve mekan gölgesini terk eder ve gerçek yüzüyle süzülür karşımızda. Her ölüm bütün ölümlerin, kaybettiklerimizin acısını yeniden uyandırır içimizde.

    "Belki bir sabah vakti, belki gece yarısı / Artık nefes almayı bırakıp gideceğiz...." (Ziya Osman)

    Yalnız insanoğlunun yükü değildir ecel. Cümle mahlukata da bir pay düşmüştür ayrılıktan, ölümden. Kuşların yavrusu ölür, koyunların kuzusu... Vakit geldiğinde kurur ve ölür her ağaç, damarlarından su çekilir. Kim bilir belki de çiçekleri, kelebekleri güzelleştiren, gökyüzünde yıldızları titreten şeydir ölüm korkusu..

    "En son ölüm gelir / Yine de erken deriz...." (Mevlana İdris)

    Biz ölümü ne kadar az anarsak analım, ölüm bizi unutmaz. Tıpkı sevda, ayrılık, gurbet, yalnızlık gibi şiirlere, kitaplara, şarkılara siner ölümün rengi, kokusu. Hayat merdivenleri dikleştikçe o şiirlerden bir mısra, kitaplardan bir sayfa, şarkılardan bir nağme muhakkak gelir, otağını kurar ruhumuzun bir köşesine.

    Ölüm gelir ve ödünç verilen nefesi alır ruhumuzdan. Gölgemiz dahi terk eder peşimizi. Dünya kitabının son sayfasıdır ölüm, herkes için...