Laiklik İlkesinin Türkiye Açısından Önemi Nedir

Konusu 'Bilgi bankası' forumundadır ve Lavinia tarafından 20 Ocak 2013 başlatılmıştır.

  1. Laiklik İlkesinin Türkiye Açısından Önemi

    Türkiye’de devletin lâikleştirilmesi, toplum hayatında lâik değerlere yer verilmesi dinin, devlet hayatında siyasî bir fonksiyon ifa etmesine kesin olarak son verme şeklinde görülmüştür. Ancak din işleri, bir kamu hizmeti sayılmış, Diyanet İşleri Başkanlığı Devlet Teşkilatı arasında yer almıştır. Türkiye, dini siyasete karıştıran devlet sisteminin ızdıraplarını her memleketten daha çok çektiğinden, din işleri ve kurumları Cumhuriyet rejiminde tamamen başı boş bırakılmamış mevzuatı ve teşkilatı ile kontrol altında bulundurulmuştur.

    Lâikliğin Türkiye’de kabulü, siyasî, sosyal, hukukî ve ekonomik zorunluğun bir sonucu olmuştur. Lâiklik Türk toplumu için bir hayat meselesi, var olmak, medenî olmak meselesi olarak düşünülmüştür.

    Lâiklik aynı zamanda batılılaşmanın da bir şartı ve gereği olmuştur. Çağdaş batı medeniyetine geçiş Türkiye için bir yaşama, var olma prensibidir. Türkiye’nin batılı olması zorunluğu ancak lâik bir devlet ve lâik bir toplum anlayışı ile mümkündür.

    Bir bütün olan batı medeniyetine geçiş, batı düşünce sistemini benimsemekle, skolastik düşünceden ve dinî baskıdan uzak kalmakla lâik anlayışa ve idrake yer vermekle mümkündür. Lâiklik, bütün toplum hayatında hakim olmadıkça ve buna dayanan bir düzen kurulmadıkça tam anlamıyla batılılaşma da mümkün değildir. Lâiklik aynı zamanda kişi hürriyetini de sağlamıştır. Lâikliğin kabulü iledir ki akla, hakikate, tecrübeye, hürriyete dayanan bir toplum ve devlet sistemi kurulabilmiştir. Lâiklik, kişilerin dinî inanç ve hürriyetini sağladığı gibi daha geniş bir anlamda düşünce hürriyetini de sağlayan bir sistemdir. Kişiyi kişilik değerine kavuşturan sistem, ancak lâik bir sistemdir.

    Lâiklik Milli Hakimiyeti de gerçekleştirmiştir. Millî Hakimiyet, hakimiyetin kayıtsız şartsız millete aidiyetidir. Millî Mücadele ile ilâhî iradeye dayanan hakimiyet yerini millet iradesine bırakmıştır. İlâhî iradeye dayanan Sultan-Halifenin hakimiyeti yerini halkın kendi kendini idare etmesi esasında bulan millî iradeye yani millî hakimiyetine terk etmiştir. Hakimiyetin millî bir nitelik taşıması, ancak lâik bir toplum düzeni ile mümkün olur. Şer’î bir sistemde millet hakimiyetine yer verilemez.

    Böylece millî iradenin her türlü tesirden uzak gerçekleşme vasıtası da bizde lâik devlet düşünce ve anlayışı ile mümkün olmuştur.

    Türk İnkılâbı, dine karşı, din aleyhtarlığı şeklinde değil, dinle ilgisi bulunmayan kokuşmuş, çürümüş müesseselere karşı çevrilmiştir; dinin haris menfaatler uğruna istismarına şiddetle karşı koymuştur. Türk İnkılâbına göre lâiklik, dine karşı ve dinsizlik olarak kabul edilemez, Türk İnkılâbı irticaın, skolastik zihniyetin, cehaletin ve yobazlığın karşısındadır.

    Türkiye’de lâiklik bir sosyal politika prensibi olarak liberal ve gelişmiş devlet düzenini kuran, yeni fikrin, gerçek fikrin, hür fikrin bir zaferi olmuştur. Türkiye’de lâiklik, milli eğitim ile millî hüviyet ve renk taşımaktadır. İslâm’ın beynelmilelciliği yerini Türk milliyetçiliğine terk etmiştir. Lâiklik, kanun önünde ayrı dinlere mensup olanların eşitliği olduğu kadar, aynı dine mensup olanlar arasında mezhep eşitliğine de yer verir. Mezhep eşitliği sorununun Türkiye açısından büyük önemi ve değeri vardır. Türk Devletini bölmek ve parçalamak isteyenler mezhep ayrımını kışkırtmaya çalışmışlardır. Lâiklik bu nedenle, Türkiye için, bir güvenlik ve iç huzur sorunudur.

    Çağımızda toplum hayatında din hürriyetinin ve bundan doğan hakların korunması ve teminatı ancak devletin lâik olması ile mümkün olmaktadır. Lâik olmayan bir devlette bu hürriyetin güvenilir bir teminatı da yoktur. Lâiklik, aynı zamanda devrimizin ihtiyaçlarından doğan bir zarurettir.

    Toplumumuzda, Tanzimat'tan beri Batılılaşma, din kurallarının yerine dinsel olmayan ,rasyonel kuralların konulması olarak anlaşılmıştır. Din geri kalmanın nedeni olarak görülünce gerilemenin önüne ancak rasyonel bir biçimde düşünülerek geçilebilirdi. Rasyonel düşünce özünde de tartışma yatıyordu. Bunun içinde öncelikle ulusal bağımsızlığın kazanılması ve özgür düşüncenin temellerinin atılması gerekmiştir. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının bu bilinçle girdikleri Kurtuluş Savaşı'nda başarılı olmalarını altında yanlarında hem batılılaşma hem de İslamcıların bulunması olmuştur.

    Hilafetin kaldırılmasından sonra, Mecliste din ve devlet ayrımı teklifi tartışılmaya başlamıştır. 20 Nisan 1924 tarihli Anayasanın ikinci maddesinde "Türkiye Devleti'nin dini din-i İslamdır" ibaresi kullanılmıştır. Anayasada bu ve onunla ilişkili bazı maddelerin çıkarılması için 1928 yılına kadar beklemek gerekmiştir. Böylece devletin dini olduğu maddesi çıkarılmıştır. Hilafetin kaldırılmasından ve Osmanlı hanedanının yurt dışına gönderilmesinden sonra hiçbir Müslüman ülkenin hilafeti canlandırmaya çalışmaması ilginçtir.

    Cumhuriyet döneminde atılan ilk önemli laiklik adımları, 4 Mart 1924'te Halifelik ve Şeriye ve Evkaf Vekaleti'nin kaldırılması, eğitimde ve sonra da yargıda birliğin sağlanmasıdır. Bunları ileriki yıllarda halka şapka giydirilmesi, tarikat ve tekkelerin yasaklanması, Batı yasalarının benimsenmesi gibi başka adımlar izlemiştir nihayet 5 Şubat 1937'de 3115 sayılı Kanun' la gerçekleştirilen değişiklik, laikliği bir anayasa ilkesi haline getirmiştir. Diyanet İşleri kavramı ise Ziya Gökalp tarafından ortaya atılmıştır. İnanç ve ibadetlerle ilgili işlemlerin yönetimi Diyanet İşleri Başkanlığı'na özgü bir alan olarak sürmüştür.