Mehmet Akif Ersoy'un Bülbül Şiiri

Konusu 'Ünlü Şiirler' forumundadır ve Elif tarafından 27 Şubat 2013 başlatılmıştır.

  1. Elif

    Elif Yönetici Admin

    Bülbül şiiri, Türk tarihinin en önemli dönemini anlatan şiirlerden biridir. Osmanlı imparatorluğu'nun ilk başkenti olan Bursa’yı işgal eden Yunan ordusunun komutanı, Orhan Gazi'ye ağır hakaretlerde bulunmasının ardından bu haber bütün ülkeye yayıldığı gibi Mehmet Akif de bu haberi alır ve hüzünlenir. Akif şehir dışında bir ormana gider ve bir ağacın altına oturur.Karşısındaki ağaç da bülbül kuşu ötmektedir.İşte ona hitaben aşağıdaki mısralar kaleminin ucunda dökülmeye başlar.İşte Bülbül, Mehmet Akif Ersoy'un yazdığı Şiir

    Bülbül (Mehmet Akif Ersoy)


    Bütün dünyaya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım;
    Nihâyet, bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.
    Şehirden kaçmak isterken sular zâten kararmıştı;
    Pek ıssız bir karanlık sonradan vâdiyi sarmıştı.
    Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hilkat kesilmiş lâl…
    Bu istiğrâkı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl.
    Muhitin hâli ‘insâniyyet’in timsâlidir, sandım;
    Dönüp mâziye tırmandım, ne hicranlar, neler andım!
    Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd,
    Zalâmın sinesinden fışkıran memdûd bir feryâd,
    O müstağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu:
    Ki vâdiden bütün, yer yer, eninler çağlayıp durdu.
    Ne muhrik nâğmeler, yâ Rab, ne mevcâmevc demlerdi:
    Ağaçlar, taşlar ürpermişti, güyâ Sur-ı Mahşerdi!

    [​IMG]

    -Eşin var, âşiyânın var, baharın var, ki beklerdin;
    Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?
    O zümrüd tahta kondun, bir semâvi saltanat kurdun;
    Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun.
    Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen,
    Gezersin, hânumânın şen, için şen, kâinâtın şen.
    Hazansız bir zemin isterse, şâyed ruh-ı ser-bâzın,
    Ufuklar, bu’d-i mutlaklar bütün mahkum-ı pervâzın,
    Değil bir kayda, sığmazsın -kanatlandın mı- eb’ada;
    Hayâtın en muhayyel gâyedir ahrâra dünyâdâ.
    Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perişandır?
    Niçin bir damlacık göğsünde bir umman huruşandır?
    Hayır, mâtem senin hakkın değil…Mâtem benim hakkım:
    Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!
    Teselliden nasibim yok, hazân ağlar bahârımda:
    Bugün bir hânumansız serseriyim öz diyârımda!
    Ne hüsrandır ki: Şark’ın ben vefâsız, kansız evlâdı,
    Serâpâ Garb’a çiğnettim de çıktım hak-i ecdâdı!
    Hayâlimden geçerken şimdi; fikrim hercümerc oldu,
    Selâhaddin-i Eyyubi’lerin, Fâtih’lerin yurdu.
    Ne zillettir ki: Nâkuus inlesin beyninde Osmân’ın;
    Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ’nın!
    Ne hicrandır ki: En şevketli bir mâzi serâb olsun;
    O kudretler, o satvetler harâb olsun, turâb olsun!
    Çökük bir kubbe kalsın ma’bedinden Yıldırım Hân’ın;
    Şenâ’atlerle çiğnensin muazzam kabri Orhan’ın;
    Ne haybettir ki: Vahdet-gâhı dinin devrilip, taş taş,
    Sürünsün şimdi milyonlarca me’vâsız kalan dindaş!
    Yıkılmış hânumanlar yerde işkenceyle kıvransın;
    Serilmiş gövdeler, binlerce, yüzbinlerce doğransın!
    Dolaşsın, sonra, İslâm’ın harem-gâhında nâ-mahrem…
    Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!

    Safahat, Yedinci Kitap