Mit ve Mitoloji hakkında araştırma

Konusu 'Bunları biliyormuydunuz' forumundadır ve Nehir tarafından 23 Ocak 2014 başlatılmıştır.

  1. Mit ve Mitoloji hakkında bilgi

    Mit, bir uygarlıkta, kurumların varlığının ve toplumsal düzenin ortaya konup sürdürülmesinin kökeninde bulunan kutsal ve temel bir olaya ilişkin bir anlatıdır;mitoloji ise,belli bir halka ya da kültüre özgü mitler topluluğudur.
    MİT
    Dar anlamıyla mit (yunancada “söz” anlamına gelen mythos’tan gelir) bir anlatıdır ve ilgi çeken yanı, dilinin niteliğinde değil, bu anlatıda açıklanan öyküdedir. Mitlerin çoğunun kahramanları masal kişileridir ve mitlerin dışında bunların varlığından söz edilemez. Ayrıca, mitlerde olup bitenlerin temel özelliği, deneyime ters düşmesi ve en bastaki bir zamanın, bir mit zamanının söz konusu olmasıdır. Başka bir deyişle mit, zamanı ortadan kaldırır, öncesiz-sonrasızlık taşır; şimdi ve her zaman ortaya çıkar. Sözgelimi, doğada her gün gerçekleşen güneşin doğuşu gibi bir olay, mitte bir kere gerçekleşir.
    Bu olay hem tipik hem de öncesiz-sonrasızdır; bütün zamansal belirlenimlerin dışında yer alır. Hemen her toplumda, bir kişisel icat ürünü olarak görülen doğaüstü öyküleri ile tam anlamıyla ciddi anlatılar olan ve doğrulukları kuşku konusu olduğunda bütün güçlerini yitiren mitler arasında köklü bir ayırım yapılır. Mitlerin anlatılabilirliği, onların doğasının derin bir belirlenimidir, ama işlevlerini yerine getirmeleri için mutlaka zorunlu değildir kuşkusuz. Özellikle Kara Afrika’da görüldüğü gibi, yazı bilmeyen ve mitoloji denen şeye pek sahip olmayan bazı toplumlarda, dinsel törenler ve simgesel nesneler bakımından zengin olan bir dünyaya ilişkin bölük pörçük açıklamalar, mitlerin oynadığı aynı rolü oynuyor ve aynı tip bilimsel çözümlemelerin konusu olabiliyor gibi görünmektedirler. Mitler, insan zihninde belli düşünceler uyandırmaya yönelirler ve kollektif oldukları için de herkes tarafından kabul edilmek zorundadırlar. Mitlerin temel
    niteliği, bu düşünce ve duygu uyandırmanın, aynı kültüre bağlı bütün bireylerde aynı tarzda gerçekleşmesini gerektirir. Mitlerin insan zihninde yarattığı düşünce tarzı, önce kahramanların adlarında elle tutulur hale gelir ve bu kahramanlar, çoğunlukla, kavramlardan, kategorilerden, öğelerin birleşimlerinden, alegorilerden, ahlaksal fikirlerden, yani ilişki dile getiren gerçeklerden başka şey değildir.
    Kökeni bakımından her zaman bireysel olan bir yapıtın, mit özelliğini edinmesi için topluluğun onu kabul ettiğini göstermesi ve aynı görüşte olduğunu belirtmesi gerekli ve yeterlidir. Levi-Strauss’un yazdığı gibi bu öylesine gerçekleşir ki, “grubun mitleri tartışılmaz; bu mitler, tekrarlandıklarına inanılarak dönüşüme uğratılır” (L’Homme nu [Çıplak İnsan, 1971]).
    MİTLER VE DİNSEL TÖRENLER
    Canlı mit, bütün toplumlarda, törenlere koşut olarak yer alır. Miti, dinsel törene bağlayan yakınlık ortaya çıkarıldıktan sonra, son zamanlarda, anlaşılmaz bilmeceler gibi kalmış olan birçok mit açıklandığı gibi, mitin özünün ne olduğu da ortaya konabildi. Öte yandan, mit de dinsel törenleri temellendirmiş oldu. Bu törenlerin, mitlerde öğretilenlerin edim haline gelmesi olduğu, törenlerin de mitten kaynaklandığı söylenebilir ve Prometheus’un, bir hayvanın kemiklerini ve yağını sunarak Zeus’u aldattığı için Eski Yunanlıların tanrılara kurban ettikleri hayvanların etini yemek gibi bir töreleri olduğu ileri sürülebilir. Öte yandan, bunun tam tersine, mitin, daha önce var olan bir dinsel uygulamanın dile getirilmesinden başka şey olmadığı ileri sürülebilir. O zaman da, Eski Yunanlıların kurban verme törelerini temellendirmek için Prometheus mitini ortaya koyduklarını söylememiz gerekir. Reik ya da Robertson Smith gibi,çeşitli akımlara bağlı bilginler, miti, dinsel törenin basit bir betimlenmesi olarak görmek eğilimindedirler. Ama dinsel törenlerin, mitolojilerden daha yoksul olduğunun görüldüğü ileri sürülerek onlara itiraz edilebilir. Romalılarda durum böyle değildi, ama buna karşılık, Eski Yunanlıların tanrı öyküleri, onlara gösterilen tapınışın uygulamalarını kat kat aşacak kadar zengindi. Claude Lévi-Strauss, “mitolojinin, birbirinden iyice ayrı iki biçim içinde ortaya çıkabileceğini” belirtir. Ona göre, “mitoloji, kimi zaman, önemi ve iç örgütlenişi tam bir yapıt niteliği taşıyan anlatılar halindedir ve açıklayıcıdır. Kimi zaman da, bunun tersine, mit tasarımları, notlar, taslaklar ve parçalar halindedir; bir eksen çevresinde toplanmamışlardır,her biri,dinsel törenin şu ya da bu evresine bağlı olarak kalır; mit, törene açıklama getirir ve ancak dinsel tören edimleri sayesinde bu mit tasarımları zihinlerde canlanır.” Lévi-Strauss şunları da ekler: “Kısacası, dinsel tören ile mit arasındaki karşıtlık, yaşamak ile düşünmek arasındaki karşıtlıktır ve dinsel tören, yaşamın külfetlerine boyun eğen düşüncenin yozlaşmasını dile getirir” (L’Homme nu).
    İNANÇ OLARAK MİT
    Mitlerin gerçek olduğuna inanılır; oysa yabancı gözlemci için bunlarda inanılacak hiçbir yan yoktur. “Mit” sözcüğü, Batı dillerinde yanlışın eşanlamlısı haline gelmiştir; oysa etkili o dukları toplumlarda mit, doğru ve gerçek olarak kabul edilir. Bu anlam kayması, ele alınan mitlerin, her zaman başkalarının mitleri olduğunu açıkça gösteriyor. Mitlerin çözümlenmesi, eylemi ya da isteği, şu ya da bu yöne çevirmek işini gören simgesel düzenlenişlerden başka bir şey çıkarmamıştır ortaya. Tıpkı düşüncenin, elle tutulur
    hale gelmesi için dile gereksinim duymasının ve bazı gerekimlere boyun eğmesinin zorunlu olması gibi mitsel düşünce de, ancak simgeselliğinden elde edilen ideolojik bir kullanımla kendini duyurabilir. Bu kullanımda bir benimseme, bir katılma pekişir ve bu kullanım tam anlamıyla karşıt tutumların bir tek düzenlenişinden kaynaklanabilir.
    Mitler, kültürlere göre değişiklik gösteren yazılı ya da sözlü anlatılar sistemi içinde yer alırlar ve bu sistem kendi içindeki mitlerin edindiği biçimi de etkiler. Kendilerini değişmeyen bir şey olarak gören ve tarihleri konusunda hiçbir bilgileri olmayan toplumların mitolojisinin ekseni, tarihe ön planda yer veren bir toplumdakinden çok farklı bir yerde bulunacaktı .Edebiyat türleri gibi tarih, siyasal ideoloji, felsefe, vb. de mitsel düşünceyle doğrudan bir bağıntı içindedir ve bu düşünce, onların taşıdığı anlamları biçimlendirecek tarzda etki gösterir.
    MİT VE İDEOLOJİ
    Mit aynı zamanda, toplumsal ya da doğal gerçekliğin “akılsal” ve tutarlı bir açıklanmasını sağlayan simgesel bir anlatımdır. Mit, bir sorundan ya da özel bir tarihsel ve toplumsal durumdan kalkarak bir iç mantık ortaya koyan düşünsel bir kuruluştur. Demek ki bir yanda, tutarlı ve mantıksal olması gereken düşünsel bir kuruluş öte yanda, gerçek durum vardır. Gerçek ile mantıksal tutarlılık arasındaki bu gerilim, mitin bütün anlamının ve yararlılığının kaynağıdır. Lévi-Strauss şöyle der: “Mitin amacı günlük yaşamın bir çelişkisini çözme için bir mantıksal model sağlamaktır”. Mit sayesinde birey, mantık gereksinimi ile günlük yaşamın görünürdeki mantıksızlığını ve çelişkilerini uyuşturma olanağı bulur. Mit, tanımı gereği kavranmaz olan gerçek üstünde egemenlik kurmaya hizmet eder. Toplum ve bireyler, çeşitlilik gösteren, çelişkili ve görünürde mantıksız olan gerçeği kavrayabilmek için düşünsel ve mantıksal bie sistem kurarlar.Modern dünyada da ideoloji,geleneksel ve ilkel toplumlarda mitin yerine getirdiği aynı işlevi aşağı yukarı yerine getirmektedir, Levi-Strauss da bunu ileri sürer: “Mite siyasal ideolojiden daha fazla benzeyen bir başka şey yoktur. Çağdaş toplumlarımızda, siyasal ideoloji, mitin yerini almaktan başka şey yapmamıştır belki de. Tarihçi, Fransız Devriminden söz ettiğinde ne yapar? Tarihçi,uzaklarda kalmış sonuçları, arada yer alan ve geri dönmezlik niteliği taşıyan bir dizi olay boyunca hiç kuşkusuz hâlâ kendini duyuran bir dizi geçmiş olayı ele alır. Ama siyaset adamı ve onu dinleyenler için Fransız devrimi, başka bir düzeyde yer alan gerçekliktir; geçmiş olayların bir art arda gelişidir, ama aynı zamanda sürekli etkililiği olan bir şemadır ve o günkü Fransa’nın toplumsal yapısını, kendini gösteren çatışmaları yorumlamayı olanaklı kıldığı gibi daha sonraki evrimin taslağını görmemizi de sağlar” (Anthropologie structurale [Yapısal İnsanbilim, 1958]).
    MİTOLOJİ
    Yukarda da belirttiğimiz gibi, belli bir halka ya da kültüre özgü mitler topluluğuna mitoloji denir. Dünyanın bütün halklarının, gelişimlerinin belli bir aşamasında, ilkel ya da gelişmiş mitolojileri olduğunu söylemeliyiz. En eski çağ toplumlarının mitolojileri arasındaki farklara karşın, temaların benzerlikleri dikkati çeker. Bazı durumlarda, bu benzerlikler uygarlıkların birbirini etkilemesiyle açıklanabilir. Nitekim, ortak bir Hint-Avrupa kökenleri olduğu için Germenlerin, Keltlerin, Eski Yunanlıların ve Romalıların tanrılarının birbirine benzemesinde şaşılacak bir yan yoktur. Ama başka durumlarda bu tür bir açıklama doyurucu olmaz. Yaratıcı bir tanrı, bir Gökyüzü tanrısı, bir ana tanrıça kavramı, başlangıçta bir kaosun bulunduğuna yada tufanın gerçekleştiğine inanma, insanlara tanrısal becerileri getiren ve bundan ötürü cezalandırılan tanrısal ya da insanüstü bir varlık tasarımı, bu durumların örnekleridir. Bütün bunlara, birbirleriyle etkileşmiş olduğunu söyleyemeyeceğimiz uygarlıklarda çeşitlenmeye uğramış olarak rastlarız. Din tarihçileri, etnologlar,toplumbilimciler, mitlerin anlamını dilbilim verilerine,karşılaştırmalı tarih araştırmalarına,etnolojiye,psikanalize dayanarak açıklamaya çalıştılar.
    Mitlere inanma ile masallaştırmalar arasında ayırım gözetmenin,insan bilimlerinin son zamanlarda ulaştığı bir anlayış olduğunu belirtmeliyiz. Mitoloji ancak, yaşamsal ve toplumsal anlamı ortadan kalktığı zaman yöntemli bir araştırmanın konusu olabildi. Yani mit, bu miti sürdüren kişinin karşısına, ancak deneyimin ilk ve temel verisi olarak yaşanmak özelliğini yitirdiği zaman; ilk Yunan düşünürlerinin bize devrettikleri adlandırmalarla, efsaneye ya da masala dönüştüğü zaman bir sorun olarak çıktı.
    GELENEKSEL GÖRÜŞLER
    Mite ilişkin ilk gerçek etnoloji kuramı, XIX. yy’ın ikinci yarısında İngiliz insanbilimcisi E.B. Tylor tarafından ileri sürülen cancılıktır. Bu bilgine göre, ilkel insanların her şeyde bulunduğunu sandıkları ruhlara inanmalarının nedeni, düşlerden kaynaklanan yanılsamalardır. Tylor, Max Müller’in ve doğalcıların kanıtlarını benimsedi. Bunlar, mitoloji tanrılarının ve öteki kahramanlarının, doğal güçlerin kişileştirilmesi olarak yorumlanması gerektiğini ileri sürüyorlardı. Bu kişileştirmeleri de, düşüncenin güçsüzlüğüne eşlik eden ve insan eylemlerini açıklamaya özgü olan fiillere, cansız nesneleri özne olarak veren ve böyle düşünmeye yol açan “dü hastalığı” ile açıklıyorlardı (sözgelimi, “güneş doğuyor”,”yaz geliyor” gibi). Demek ki, evrimciler,mitleri,hem dünyayı açıklamaya yönelen düşünsel bir çaba,hem de karışık,ilkel,kıldışıbie düşüncenin çıkışı olarak görüyorlardı.
    Onlara göre ilkel insan da bizim gibi düşünsel merakları olan, anlamak ve açıklamak isteyen bir insandı,ama düşlerin yanılsamalarından ve cancılık inançlarından kurtulamıyordu. Mitsel düşüncenin, bizim uygarlıklarımızın bir temel özelliği olmadığı ve bu özelliğin bizi, mitsel düşünceden henüz sıyrılmamış insanlardan ayırdığı besbelliydi. Evrimciler ve özellikle Frazer, mit anlatılarını, doğrudan doğruya ele alırlar. Toplumsal çerçeveyi göz önüne almazlar.Mit anlatısında, bildik simgeler saptarlar ve böylece onları çözmeye yönelirler.İşlevselciler ve özellikle yerinde gözlem yaparak (Trobriand adaları, Melanezya) sonuçlar çıkaran ilk insan bilimci olan Bronislaw Malinowski,mitsel söylemi, toplumsal bağlamı içinde kavramaya çalışırlar. Onlara göre mitin işlevi, açıklamak değil,var olan düzeni sürdürmeye yarayan inançları kurallaştırmak ve kabul ettirmektir. Böylece mitlerin işlevi,açıklamaktan, bilimsel, felsefi ya da edebi merak konularına yanıt vermekten çok, toplumsal örgütlenmenin temelleri olan inançları haklı çıkarmak ve pekiştirmektir. Mitler ancak, toplumsal örgütlenim içindeki işlevleriyle açıklanabilirler. Malinowski’ye göre mitler ” ilkel uygarlığın doğmatik belkemiğini “oluşturur ve “pragmatik bir temel yasa” niteliği taşır. Tüm ingiliz toplumsal insanbilimine egemen olan bu görüş,mitlere karşı derin bir ilgisizliğin duyulmasına yol açmıştı.
     

  2. MİTLERİN YAPISAL ÇÖZÜMLEMESİ
    Mitlerin çeşitliliğinin, ortak yapılarının ortaya konmasını sağlayacağı düşüncesi, Rus folklorcusu Vladimir Propp tarafından ileri sürüldü ve daha 1939′dan önce Georges Dumézil tarafından benimsenip uygulandı.
    Georges Dumézil Hint-Avrupa kökenli çeşitli halkların mitolojilerinin ortak kaynağını bulmaya çalıştı ve kökte yer alan bu mitolojinin, temel özelliklerini yitirmeden çeşitli dallara ayrılıp nasıl farklılaştığını açıklamak istedi. Dumézil, tanrıların üç işleve (hükümranlık, savaş, üretim) göre birbirinden ayrıldığını; bunlara Germen mitolojisi (Odin, Thor, Freyr) ile Romalılarda (Jüpiter, Mars, Quirinus) Taslandığını ve bunun da, Hint-Avrupa toplumundaki üç işleve denk düştüğünü gösterdi.
    Bu sınıflama, toplumun yapıları ile mitolojilerin yapıları arasındaki denkliğin incelenmesinin temel bir örneğini verir bize. Yapısalcılık, genellikle, mitlerin simgesel bir sisteme dayandığını ileri sürer. Yapısalcılık her şeyden önce metinle ilgilenir, ama bu metni kültür bağlamıyla açıklamayı da yasaklamaz kendine. Yapısalcı yaklaşım, mitlerin ardında bir sistem aradığı gibi, sistemin ne olabileceği konusunda özel bir görüş de ileri sürer. Yapısalcı araştırmacı mitsel anlatıyı en küçük öğelerine (”mitbirim”) ayıracak ve bunları paradigmalar (diziler) halinde sınıflandıracaktır. Nitekim Lévi-Strauss’un mitler konusundaki derine inen “okuması”, onu, mitleri kesitlere ayırma ve “mitbirimler”i sınıflandırma işlemlerini bir yana bırakıp, öğeler üstünde değil mitin bütünselliği üstünde çalışmaya yöneltmiştir. Mitleri çözümlemeden geçirenler, bir tek mite ilişkin birçok farklı anlatının bulunmasını, bir engel olarak görüyorlardı. Bundan ötürü de, bütün ötekileri bir yana atmak için “en iyi” anlatıyı aramaya yöneliyorlardı. Claude Lévi-Strauss, aynı mitin bütün farklı anlatılarında aynı zihinsel düzenlenişin bulunduğunu belirtti. Mitlerin ortak yapılarının ortaya çıkarılmasını sağlayan, anlatıların farklılığıydı.
    Bir mit ile ona yakın bir başka mitin çeşitlenmeleri arasında, kesin bir farklılık eşiği bulmak az rastlanan bir durumdu. Böylece yapısalcı araştırmacı, bir miti yorumlamak için, adım adım ilerleyerek,bütün mitolojiye başvuracaktı. Mythologiques’de (Lévi-Strauss’un 1964‘ten sonra mitlerle ilgili olarak yayımladığı yapıtlara verdiği ortak ad) çözümlenen bir miti ele alacak olursak, bunun, birçok yerde başka mitlerle karşılaştırıldığını ve bu sonuncuların da ancak başka mitlerle karşılaştırıldıkları zaman kavranabilir hale geldiğini görürüz. Lévi-Strauss’a göre dönüşümler, mitsel düşüncenin kendisinde bulunur.Bunlar, bir miti temellendirir ve belirler. Bir mit, bir ya da daha fazla miti dönüşüme uğratarak doğar ve bu dönüşümün kuralları henüz belirlenmemiş şeylerdir.
    KLASİK MİTOLOJİLER
    Yukarda yaptığımız açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, mitolojiyi yalnızca Eski Yunan ve Roma mitlerine indirgemek ve bu mitleri, hiç değişmeyen birtakım tanrıların ve yarıtanrıların (kahramanların) bir topluluğu gibi görmek ve ayrıca, bunların değişmez bir ilişkiyle birbirlerine bağlı olduklarını ve her birinin bir doğal öğeyi
    (hava, toprak,ateş v.b.) ya da belirli bir kavramı (sözgelimi ,aşk) temsil ettiğini sanmak pek doğru değildir.
    ESKİ YUNAN MİTOLOJİSİ
    Eski Yunanlılarda tanrıların ortaya çıkışıyla ilgili gelenekler birbirinden farklı ve çok sayıdaydı. Orpheusçu geleneğe göre, ilk tanrılar Gece ve Kaos’tu. Gece, kabuğu ikiye bölünerek Gökyüzü (Uranüs) ile Yeryüzü’nü (Gaia) ortaya çıkarmış olan bir yumurtadan Eros’u meydana getirmişti. Bunlardan da Okeanos-Tethys çifti doğmuştu ve bu çift, bütün öteki tanrıların kaynağıydı.
    Hesiodos, kökenlerini ve ilişkilerini açıklamadığı bu ilk üç varlıktan, yani Kaos, Gaia ve Eros’tan sonra tanrıların soyağacında üç kuşağın art arta geldiğini söyler: Uranos’ un kuşağı; Kronos’un (Latinlerin Saturnus’u) ve kardeşleri Uranidlerin (Uranos’un oğulları) ya da Titanların kuşağı; Zeus’un ve kardeşleri Kronidlerin (Kronos’un oğulları) ya da Olympialıların kuşağı. İkinci kuşak, birinciyi tahtından indirir, üçüncü de aynı biçimde ikinciyi tahtından indirir.Uranus çocuklarının kendi yerine geçeceğinden korkar ve onları Gaia’nın göğsünde saklar; oğlu Kronos da, aynı nedenden ötürü, kendi çocuklarını yer. Her iki durumda da baba, en küçük erkek çocuğu tarafından tahttan indirilir: Kronos, Uranos’u yaralar ve bu yaradan tanrıça Afrodit doğar. Ama bu sefer o da, Zeus tarafından zincire vurulur. Zeus’un zorbalığı, tanrılar ile Titanlar arasındaki savaşın sonunu belirler. Bu, yeryüzü üstündeki büyük altüstoluşların dönemidir ve bundan daha iyi bir yaşam biçimi doğar. Olympialıların yenilgiye uğrattıkları Titanlar, toprak altındaki tunçtan bir hapishane olan Tartaros’a kapatılırlar. Hesiodos’un bir başka öyküsüne göre de, Titan İapetos’un oğlu Prometheus, insan ırkının yaratıcısıdır. İnsan ırkı, Tufan yüzünden ortadan kalkmış ve canlı olarak yalnızca Deukalion ile Pyrrha kalmış ve bunların arkalarına attıkları taşlardan, yani “toprağın kemikleri”nden insanlar yeniden ortaya çıkmıştır.
    Sonuncu kuşak, evrenin yüce efendisi, “tanrıların ve insanların babası” Zeus’un başkanı olduğu Olympialıların kuşağıdır. Zeus’un erkek ve kız kardeşleri bazı çocuklarıyla birlikte Tanrıların Ulu Kurultayı’nı (Ölümsüzler) oluştururlar; ambrosia ve balözü yiyerek beslenirler, toplantılarını Olympos’ta yaparlar; Hades (Latinlerin Plüton’u) ise Cehennemlerde hüküm sürer. Bunlar, ev tanrıçası Hestia, tarım tanrıçası Demeter, evlilik tanrıçası ve Zeus’un resmi karısı Hera, denizler tanrısı Poseidon’dur. Zeus’un soyu sayısız denecek kadar kalabalıktır; doğal ve insansal, zamandışı ve tarihsel olan en sıradan gerçeklikleri bile kapsar. Nitekim, Uranos’un kızları olan dişbudak koruları perileri Meliadlar dışında bütün su perileri Nympheler, Zeus’un kızlarıdır ve bunlar, Naias, Oreas, Dryas adlarını alarak kaynakları, dağları, koyakları, korulukları simgelerler. Nitekim kahramanların (bunlara, canavarları ve doğaüstü hayvanları da katmak gerekir) sayısı yüzleri aşar ve kentleri, sanatları, bilimleri kuran ya da cinayetler işleyen, mutsuz ve lanetlenmiş bu varlıklar da tanrılardan, yani en sonunda Zeus’tan gelirler, âşık olurlar ve durmadan çoğalırlar.
    ROMA MİTOLOJİSİ
    Roma mitolojisinin, Eski Yunan masallarına dayanan ozanların basit bir yaratması olduğunu sanmak yanlıştır.
    Georges Dumézil’in çalışmaları, eski Hint-Avrupa temellerine, Eski Yunanlılarınkinden çok daha yakından bağıntılı bir eski mitolojinin, Roma devletinin ilk dönemlerindeki yarı tarihsel,yarı masalsı anlatıları etkilediğini ortaya koymuştur. Roma mitolojisinin doğal olarak tarihsel bir biçime bürünme eğilimi vardır. “Silik görünümlü ve pek fazla serüveni olmayan tanrıları kapsayan gerçek Roma mitolojisi, yani anlatıların ve belli olayların eklemlenmesinden meydana gelen bu mitoloji, destan biçimini edinmiş olan ve gerçeğe uygunluk kaygısı bir yana, yukarı Ortaçağ’ın İrlanda mitolojisine çok fazla benzeyen bir kahramanlar mitolojisidir” (Dumézil, Mitra-Varuna ).
    Bu temeller üstünde, çeşitli efsanelerden (janus ve Saturnus, Aeneas, Romulus ve Remus, krallık çağı efsaneleri) oluşan ve Roma’nın kökenini açıklayan geniş bir çevrim, yavaş yavaş ortaya kondu. Burada, Eski Yunan mitolojisinden alınan öğeler, Etrüks (Tarcho) ya da İtalya (Turnus, Latinus) kahramanlarının yaşamları, geleneksel halk anlatıları birbirine karışmıştı. Bunların çoğu, yabancı bir dinsel töreni (Anna Perenna), bir tabuyu (Carmenta), ne olduğu anlaşılmayan bir sanat yapıtını (Roma dişi kurdu) açıklamak gereksiniminden doğuyordu.
    Bu efsanelerin ya da menkıbelerin taşıdığı sözde tarihsel özellik, eski Hint-Avrupa (Quirinus, Romulus’a benzetiliyordu) ve İtalya (Latium tanrısı haline gelen janus, Saturnus, Picus, Faunus) tanrılarının insanlaştırılmasını açıklar. Aynı etkiyi özellikle Ovidius ve Vergilius olmak üzere Latin ozanlarının yarattıkları efsanelerde de buluyoruz:
    Sözgelimi, Flora, Pomona,Vertumnus, Camilla efsaneleri. Burada Eski Yunanlılardan alınan önemli öğelere, halk geleneğinden çıkarılmış şu ya da bu ölçüde önemli öğeler de eklenmektedir. Bu gelenek, Roma’nın kökenlerine dolaylı olarak bağlı olan Roma Herkülü’ne ilişkin küçük çevrimi yaratacak kadar güçlü olmuştur.
    Pön savaşlarından önce, bazı Eski Roma tanrıları, özellikleri aşağı yukarı benzer olan bazı büyük Eski Yunan tanrılarına benzetilmiştir. Bu benzetmeler, sözü edilen tanrılara daha da önem kazandırmış, ama onların kendilerine özgü efsanelerin ortaya çıkmasını engellemiştir (daha başlangıçta kökenle ilgili efsanelere karışan Saturnus ve Mars, bunun dışında kalan biricik örneklerdir).Klasik dönem Roma dininde,Jüpiter Zeus’a,Juno Hera’ya, Neptunus Poseidon’a, Minerva Athena’ya, Orcus ya da Dis Pater (ya da Plüton) Hades’e, Ceres Demeter’e, Vesta Hestia’ya, Diana Artemis’e, Venüs Afrodit’e, Mars Ares’e, Marcurius Hermes’e, Vulcanus Hephaistos’a, Saturnus Kronos’a, Ops Rea’ya, Proserpina Persephone’ye, Liber (ya da
    Bacchus) Dionysos’a, Silvanus Pan’a denk düşer.