Mürebbiye Geniş Kitap Özeti

Konusu 'Kitap Özetleri' forumundadır ve Nehir tarafından 8 Ocak 2014 başlatılmıştır.

  1. Mürebbiye Kitabının Özeti

    Dehri efendi son derece hükmetmesini seven, yaşlı bir emekli memurdu. Yalısında kızı, damadı, kendi kardeşleri ve oğlu ile birlikte oturuyordu. Hayatının kalan kısmını okumaya, bilime adamıştı. İlk karısından olan kızı Melahat’i Sadri Bey’le evlendirmişti. Şemi ise henüz okula gidiyordu. Bir cariyeden olma Nezahat ve Vahip adında iki yavruya da bir mürebbiye tutmuştu. Lakin, bu mürebbiye, Matmazel Anjel, babası belli olmıyan Parisli bir kızdı.

    Şemi bir hafta okulkdan eve geldiğinde mürebbiyeyi görünce şaşırmıştı. İlk görüşte kıza o kadar kanı kaynadı ki hemen gidip efendi babasının eteklerini öperek, Parisli matmazel dururken okula gitmenin anlamsız olduğunu ve kendisinin de kardeşleri Nezahat ve Vahip gibi kendisininde Matmazel’den eğitim almak istediğini anlatmak istedi. “Efendi babamın karşısına şöyle çıkarım, fakat çıkarım da ne derim?” diye düşündü. Birden bire babasının o korkunç gözlerinin yarattığı dehşeti önüne geldi. Titremeye başladı. babasının sertçe: “Şaban Ağa, Eda Hanım… baksanıza, şu çapkın, okula gitmem, diyor, indirin şu falakayı, yatırın şu katırı/” gibisinden vereceği kesin talimatları duyar gibi oldu. Öte yanda Anjel’in baygın gözleri zavallı delikanlının bütün sabrını yakıyor, kendisine en büyük kötülüklere meydan okuyacak bir cesaret veriyordu.

    Anjel boş durmuyordu. Zaten bu yalıda bir hapis hayatı yaşamaktan canı sıkılıyordu. Sırasıyla Şemi Bey’i, Sadri Bey’i ve Amca Bey’i tuzağına düşürüp pençesine aldı. Artık iş nöbete binmişti: Hafta sonlarında Şemi; Melahat Hanım İstanbul’a, teyzesine indikçe Sadri; arasıra da kambur amca geceleri Anjel’in odasına kabul olunmaya başladılar.

    Ancak, evdeki pazar her zaman çarşıya uymuyordu. Kahya Eda kadın, sofa lambasının son zamanlarda daima erken söndürülmesinden kuşkulanarak, bir gece, ansızın, odaları dolaşmaya karar verdi. Nasılsa gününü şaşırıp Anjel’in odasına gitmek için el ayak çekilsin diye beklemiş olan kambur amca. sofadaki ağır örtülü, büyük yuvarlak masanın altına kendini zor attı.

    Kahya kadın hepsinin odalarını birer birer dolaştı. Boş bulunca işi anlıyarak Anjel’in kapısının tokmağını kuşağıyla sarıp bakmak istedi. Büyük Efendi’yi alıp geldi ama, sonunda kendisi suçlu çıktı ve işinden kovuldu.Lakin Şemi’nin içine ateş düşmüştü. Bir akşam amcasıyla eniştesini yalının koruluğuna çekip bir güzel patakladı. Sonra işin aslını anlamak amacıyla aşçıbaşıyı sarhoş etti. Aşçı Tosun, mastikayı çektikçe, kendini zaptedemez hale geldi, bildiklerini anlattı. Aşçı da işi çırağından duymuştu. Saf çocuk, geceleri bahçede hayaletler geziniyor diye tutturmuştu. Bir gece bunlar, hayaletleri gözetlediler, bunun her gece başka hayalet olduğunu, mürebbiyenin odasına gittiğini anladılar. Odanın penceresine kadar yükselen ulu çınara tırmanıp içerisini gözetlemişlerdi bile…

    Şemi bu bilgiyi aldıktan sonra kıskançlık ve kin içinde meseleye bir son verme gereğini duydu. Anjel, ona, Şemi’yi saf bir aşkla sevdiğini söyleyip aldatmıştı. Anjel’den öcünü alacaktı. Anjel’den öc almak demek, onu öldürmek demekti elbette. Gerekli düzeni aldı. Bir gece yarısı, beline bir hançer sokup, mürebbiyenin odasına geldi. İçeride Sadri’nin bulunduğuna emindi.

    Amansız denilecek bir kuvvetle kapıya yüklendi. Gündüzden çekip hazırlamış olduğu alt ve üst sürgüler yuvalarından fırlıyarak iki kanat gıcır gıcır bir karış kadar geriledi. İçeriden Türkçe, Fransızca “Ay! Aman! Ne oluyoruz?” anlamında kalınlı inceli sesler yükeldi. Onu takip eden bir telaş, bir gezinme başladı. Bir anda birkaç kişi birden karyoladan atladıktan sonra içerideki dolaplardan birinin anahtarla kapısı açılıp gene kilitlendi. Şemi, bu kargaşalıktan istifade hançeri elinde sımsıkı tutarak, on beş yirmi adım kadar gerileyip kendini bilmez bir halde koşa koşa gülle gibi bir süratle kendini kapıya bir ikinci defa yüklendi. İki kanat birden çatır çatır arkasına dayandı. Anjel, çıplak bir şekilde, saçlar ürpermiş, dehşet bir vaziyette odanın bir köşesinde ayakta duruyordu.

    Şemi sağına baktı, soluna baktı. Odada Anjel’le kendisinden başka kimseyi göremedi. “Şu aynalı dolabın anahtarını ver. İçinde kimse yoksa seni bu akşam affedeceğim” dedi. Anjel, kaşlarını çatıp: “Ben anahtar vermiyorum/” deyince Şemi, kudurmuş bir kaplan gibi, bir sıçrayışta üzerine atılarak mürebbiyenin iki elini arkasına çemberleyip sımsıkı tuttuktan sonra kızı yan üstü yere yatırdı. Üzerine çıkıp hançerin ucunu üstüne doğru tutarak: “Sen anahtarı vermiyorsun ama, ben seni gebertiyorum/” dedi.

    Anjel, boğuk boğuk: “Ben katil var bağıracak…“

    —”Bağırdığın anda bu hançer göğsüne girecek.“

    —”İsterse beni öldürüyor, ben anahtar vermiyor…“

    Şemi Anjel’i biraz daha tartakladı. Hemen anahtarı aldı. Dolabın kilidine sokarken bir yandan mürebbiye bir ah çekerek: “Şemi, açma, açma… Sonra çok pişman olacak!…” dedi.

    Bu sözleri bitirir bitirmez bütün bütün yere serilip bayılıverdi. Şemi hasmını dolaptan kaçırmamak için bir eliyle hançeri kaldırdı, diğer eliyle dolabı açtı. Gözüne çarpan ilk manzaradan bu defa hakikaten çıldırmış gibi geri fırlıyarak: “Ahhh! Efendi babam ” elinden hençer bir tarafa, kendi de öbür tarafa düştü, bayıldı. Evet, Şemi Efendinin efendi babası Dehri Efendi, ak sakalı ve kıpkırmızı bir çehreyle Anjel’in aynalı dolabından çıkmıştı. Odanın ortasına doğru bir iki adım yürüdü. O iki gencin haline baktı. Üçüncü bayılan da kendisi oldu.