Osmanlı Devletinin Kültür ve Medeniyeti Hakkında Bilgi

Konusu 'Osmanlı Tarihi' forumundadır ve Lavinia tarafından 9 Ocak 2013 başlatılmıştır.

  1. Osmanlı Devletinde Kültür ve Medeniyet

    A. DEVLET VE MEMLEKET YÖNETİMİ

    1. Merkez Yönetimi

    Osmanlı Devleti kuruluşundan itibaren merkeziyetçi ve mutlak bir idare ile yönetilmekteydi. 1876'da ise Kanuni Esasi (anayasa) hazırlanıp meşrutiyet yönetimine geçilmiştir. Halk kısmen yönetime katılma hakkını elde etmiştir.

    Osmanlı Devleti'nde egemenlik hakkı emirleri kanun sayılan hükümdara aitti. Hükümdarlar ülkeyi keyfi bir şekilde değil; kanunlara, töreye ve İslami kurallara göre yönetirler, önemli devlet adamlarına da danışırlardı. Ancak son söz yine padişaha aitti.

    Hükümdarlar bey, gazi, hünkar, sultan, han, padişah gibi unvanlar kullanırlardı. Para bastırmak, hutbe okutmak hükümdarlık alametleriydi. Hükümdarlar başkentte otururlardı. Ülkeyi yönetmek, orduya komuta etmek, savaş ve barışa karar vermek, önemli devlet adamlarını atamak, gerektiğinde Divanıhümayun toplantılarına başkanlık etmek hükümdarın görevleri arasındaydı.

    Hükümdarlık hakkı hanedana mensup bütün şehzadelere tanınmıştı. Ancak genelde babadan oğula geçerdi. Bu nedenle şehzadelerin yetişmesine önem verilirdi. Şehzade ya da çelebi denilen padişah çocukları lala denilen deneyimli hocalar gözetiminde küçük yaşta sancaklara vali olarak atanırlardı.

    Böylece hükümdar adaylarının yönetimde tecrübe kazanması, halkı ve devlet kurumlarını tanıması sağlanırdı. I. Ahmet döneminde bu durum kaldırıldı. Yine I. Ahmet döneminde akıllı olmak şartıyla en yaşlı şehzadenin hükümdar olması kural haline geldi. Bununla taht kavgalarının ve şehzadelerin öldürülmesinin engellenmesi amaçlandı. Ancak bu durum şehzadelerin yönetim deneyimi kazanma imkanını ortadan kaldırdı.

    Divanıhümayun: Osmanlı Devleti'nde yönetim, askerlik, maliye adalet gibi önemli konular Divanıhümayun adı verilen bir kurulda görüşülürdü. Orhan Bey zamanında oluşturulan Divanıhümayun toplantılarına başlangıçta padişahlar başkanlık ederlerdi. Fatih zamanında Divan toplantılarının başkanlığı veziriazamlara bırakıldı. Divanıhümayun yaptığı işler bakımından bugünkü Bakanlar Kurulu'na benzerdi. Yalnız aldığı kararlar padişah tarafından onaylanırsa yürürlüğe girdiğinden bir danışma meclisi özelliği gösterirdi. Ayrıca Divanıhümayun önemli davalara da baktığından yüksek yargı organı gibi de çalışırdı. Divanıhümayun toplantılarına veziriazam, vezirler, kazasker, defterdar ve nişancı katılırdı. Gerekli durumlarda kaptanıderya ve şeyhülislam da toplantılara katılırdı.

    Veziriazam (Sadrazam): Padişahın vekili sayılırdı. Önemli devlet adamlarını atamak ya da görevden almak, padişah katılmadığı zamanlarda orduya komuta etmek, Divanıhümayun toplantılarını yönetmek başlıca görevleriydi.

    Vezirler: Bilgili ve yetenekli devlet adamları arasından seçilirler, veziriazamın verdiği görevleri yaparlardı. Bugünkü devlet bakanlarına benzerdi.

    Kazaskerler: Divanda büyük davalara ve askeri davalara bakarlar, kadı ve müderrislerin (medrese hocaları) atama ve görevden alma işlerini yaparlardı. Bugünkü Milli Eğitim ve Adalet Bakanlığı’nın görevlerini yaparlardı.

    Defterdarlar: Devletin bütün gelir ve giderlerinden sorumluydular. Bugünkü Maliye Bakanı’nın görevlerini yapardı.

    Nişancı: Kanunları iyi bilir, gerektiği zamanlarda Divanda açıklamalarda bulunurdu. Padişah fermanlarına ve mektuplara padişahın tuğrasını (imzasını) çekerdi. Ayrıca fethedilen toprakları tapu defterlerine kaydeder, dirliklerin dağıtımını yapardı.

    Şeyhülislam: Divanıhümayun’da alınan kararların İslamiyet'e uygun olup olmadığına dair fetva verirdi.

    Kaptanıderya: Donanma komutanıydı. İstanbul'da olduğu zamanlarda Divan toplantılarına katılır, donanma ve tersaneler hakkında bilgi verirdi.

    19. yüzyılda II. Mahmut tarafından Divanıhümayun kaldırıldı. Yerine bugünkü anlamda bakanlıklar diyebileceğimiz nazırlıklar kuruldu. Bunlara danışmanlık yapmak üzere adli, idari ve askeri danışma meclisleri oluşturuldu. I. Meşrutiyetin ilanıyla da Âyan ve Mebuslar Meclisi oluşturuldu.

    2. Ülke (Taşra) Yönetimi
    Osmanlı Devleti'nde başkentin dışındaki yerlere taşra denirdi. Ülke beylerbeyilerin yönettiği eyaletlere ayrılmıştı. Ülke sınırları genişledikçe eyalet sayısı da artmıştır. Eyaletler idare bakımından üçe ayrılmıştı. Bunlar;

    Merkeze Bağlı Eyaletler: Anadolu ve Rumeli eyaletleri idi. Bu eyaletlerin başında beylerbeyi bulunurdu. Eyaletler sancakbeyi tarafından yönetilen sancaklara, sancaklar da kazalara ayrılmıştı. Kazalarda belediye ve adalet işlerine kadı, askerlik işlerine subaşılar bakardı. Kazalar da nahiye ve köylere ayrılmıştı.

    Özel Yönetimli Eyaletler: (Trablusgarp, Mısır, Tunus vb.)

    İmtiyazlı Eyaletler: (Kırım, Eflak, Boğdan, Erdel gibi)

    19. yüzyılda eyalet yönetiminde değişiklikler oldu. II. Mahmut zamanında bugünkü il sistemine benzer bir yönetim kuruldu.

    3. Toprak Yönetimi
    Devlete Ait Topraklar (Miri Arazi); Osmanlılarda fethedilen topraklar devletin malı sayılırdı. Bu topraklar tapu defterlerine kaydedilir, yıllık gelirine göre sınıflandırılırdı. Toprağı kullanma hakkı üzerinde yaşayan halka verilmişti. Halk bu toprağı istediği gibi ekip biçerdi. Toprağını iyi ekip biçmeyen ya da üst üste üç yıl boş bırakanlardan topraklar geri alınır, başkasına verilirdi. Böylece tarımda üretimin sürekliliği sağlanırdı.

    Devlete ait toprakların önemli bir kısmını dirlik toprakları oluştururdu. Bu topraklarda yaşayanlar devletin kiracısı olarak kabul edilirlerdi. Bu nedenlede topraktan elde ettikleri gelirin bir kısmını devletin gösterdiği kişilere vergi olarak verirlerdi. Bu kişiler asker ya da memur olabilirdi. Bunlar devletten maaş almazlar, elde ettikleri bu gelirle geçinirlerdi.

    Dirlikler yıllık gelirine göre has, zeamet ve tımar olarak üçe ayrılırdı. Has; veziriazam, vezirler, beylerbeyi gibi büyük devlet adamlarına verilirdi. Zeamet; kadı, subaşı gibi orta dereceli memur ve askerlere verilirdi. Tımar ise; savaşta yararlık gösteren askerlere ve bazı küçük devlet memurlarına verilirdi.

    Dirlik sahipleri topladıkları vergilerle hem kendi geçimlerini sağlarlar, hem de gelirlerine göre atlı asker beslerlerdi. Bunlara tımarlı askerler denirdi. Bu askerler barış zamanında asayiş ve güvenliği sağlar, üretimin sürekliliğini denetler, bir savaş zamanında da subaşı ve sancakbeylerinin komutasında sefere çıkarlardı.

    Devlete ait topraklardan sınır boylarındaki akıncılara verilenlere yurtluk, kale muhafızları ve tersane giderlerine ayrılanlara ocaklık denirdi. Geliri doğrudan hazineye aktarılan topraklara mukataa denirdi.

    Vakıf Toprakları: Bu toprakların gelirleri cami, medrese, kervansaray, aşevi, hastane gibi sosyal kurumların giderlerine harcanırdı. Bu topraklar satılamaz, miras bırakılamazdı. Devlet bu topraklardan vergi almazdı.

    Mülk Topraklar: Genelde padişah tarafından kişilere mülk olarak verilen topraklardı. Bu toprak sahipleri topraklarını istedikleri gibi kullanırlar, miras bırakabilirler, isterlerse satabilirlerdi.

    18. yüzyılda tımar sistemi bozuldu. Bu durum ordu ve maliyeyi olumsuz yönde etkiledi. 1858'de çıkarılan arazi kanunnamesi ile uzun süre bir toprağı kullananlar toprağın sahibi sayıldı.

    4. Maliye
    Osmanlı Devleti'nde maliyenin başında defterdar bulunuyordu. Osmanlı hazinesinin başlıca gelir kaynakları; Müslüman halktan alınan öşür vergisi ile Müslüman olmayan halktan alınan haraç ve cizye vergileri, Gümrük, maden, orman ve tuzla gelirleri, Savaşlarda elde edilen ganimetlerin beşte biri, Bağlı beyliklerden ve yabancı devletlerden alınan vergi ve hediyelerdir.

    18. yüzyıldan itibaren savaş ganimetleri ile bağlı beyliklerin ödediği vergiler ortadan kalkmıştır. Ayrıca kapitülasyonlar nedeniyle gümrük gelirleri de azalmıştır.

    Osmanlılarda ilk parayı Osman Bey bastırmıştır. Fatih'e gelinceye kadar Osmanlı paraları gümüş akçe iken Fatih zamanında ilk kez altın para bastırılmıştır.

    18. yüzyılda maliye bozulmuştur. Kaybedilen savaşlar, ödenen ağır savaş tazminatları, kapitülasyonlar ve Sanayi İnkılâbı bunda etkili olmuştur.

    Osmanlı Devleti ilk kez Kırım Savaşı sırasında Avrupalı devletlerden borç almıştır (1854). Ancak bir süre sonra alınan borçların faizleri bile ödenemez olmuş, Osmanlı maliyesi iflâs etmiştir. Avrupa devletleri, alacaklarını tahsil edebilmek için “Düyun-u Umumiye” adı verilen Genel Borçlar İdaresi'ni kurmuşlar (1881) Devletin önemli vergi gelirlerine el koymuşlardır.

    5. Ordu ve Donanma
    Orhan Bey zamanında özellikle kuşatmalarının sürdürülebilmesi için Yaya ve Müsellem (atlı) adıyla ilk düzenli ordu kurulmuştur. l. Murat devrinde “kapıkulu ordusu” kuruldu.

    Osmanlı kara ordusu Yükselme Dönemi'nde dünyanın en güçlü ordusu durumundaydı. Bu dönemde kara ordusu; kapıkulu askerleri, eyalet askerleri ve yardımcı kuvvetler olmak üzere üç ana bölüme ayrılmıştır.
     

  2. Kapıkulu Askerleri
    Bunlar doğrudan padişaha bağlı ve üç ayda bir maaş (ulufe) alan askerler olup ayrı bir kanunla özel olarak yetiştirilirlerdi. Barış zamanında İstanbul ve çevresinde oturur, buraların güvenliğini sağlarlardı. Savaş zamanında da ordunun merkezinde yer alırlardı. Kapıkulu askerleri Piyade (yaya) ve Süvari (atlı) olmak üzere ikiye ayrılırlardı.

    Kapıkulu Piyadeleri: Acemi Oğlanlar, Yeniçeriler, Topçular, Humbaracılar Cebeciler ve Lağımcılardan oluşurdu.

    Kapıkulu Süvarileri: Bunların tamamı atlı olup savaş sırasında padişahı, hazineyi ve ordunun ağırlıklarını korurlardı altı bölükten oluşurdu.

    Eyalet Askerleri: Bunların başında Tımarlı askerler gelirdi. Bunlar merkeze bağlı eyaletlerde dirlik sahiplerinin besledikleri atlı askerlerdir. Bu sınıf tamamen Türklerden oluşup, kuruluş ve yükseliş devirlerinde Osmanlı ordusunun asıl askerî gücünü oluşturmuştur. Tımarlı sipahiler, barış zamanında bulundukları yerlerin güvenliklerini sağlar, savaş zamanında ise savaşa katılırlardı.

    Akıncılar: Sınır boylarında otururlardı. sınırları korumak, düşman topraklarına akınlar düzenlemek, orduya rehberlik etmek ve düşman hakkında istihbarat bilgileri toplamak başlıca görevleriydi.

    Yardımcı Kuvvetler
    Kırım, Eflak, Erdel, Boğdan gibi Bağlı beylik ve eyalet askerlerinden oluşurdu.

    Donanma
    Osmanlı Devleti'nde ilk denizcilik faaliyetleri Orhan Bey devrinde Karesi Beyliği'nin alınmasıyla başlamıştır. İlk Osmanlı tersanesi Yıldırım Bayezid devrinde Gelibolu'da kurulmuştur. Osmanlı denizciliği Fatih zamanında büyük gelişmeler göstermiş, Kanuni zamanında ise altın çağını yaşamıştır. Bu dönemde Osmanlı donanması tüm Avrupa donanmasıyla baş edebilecek güçte idi. Barbaros Hayreddin, Piri Reis, Burak Reis, Turgut Reis, Seydi Ali Reis, Kemal Reis Yükselme Dönemi'nin ünlü denizcileridir.

    B. HUKUK SİSTEMİ - SOSYAL ve EKONOMİK HAYAT

    Hukuk

    Osmanlı Devleti kuruluşundan itibaren adalete büyük önem vermiştir. Din dil ırk ayırımı yapılmamış, herkes kanun önünde eşit sayılmıştır. 19. yüzyıla kadar kaynağı İslamiyet olan Şeri hukuk ile kaynağı Türk töresi olan Örfî hukuk kuralları uygulanmıştır. Osmanlılarda eyaletlerdeki davalara kadılar bakardı. Yüksek devlet görevlileri ile askeri davalara ise kazaskerler bakardı. Yargı tam anlamıyla bağımsızdı. Kadıların verdiği kararlardan memnun kalmayanların davalarına kazaskerler tarafından divanda bakılırdı. Müslüman olmayanların davaları (ceza davaları hariç) kendi din kurallarına göre kendi kilise veya havralarında çözümlenirdi.

    Fatih zamanında hukuk kuralları “Kanunname-i Âli Osman” adıyla yazılı hale getirilmiştir. Bu kanunlara Kanuni zamanında eklemeler yapılmıştır. 19. yy'da Avrupa hukuk kurallarına benzer yeni hukuk kuralları yapılmıştır. 1876'da ilk Türk anayasası olan Kanun-i Esasi hazırlanmıştır. Bütün bunların dışında azınlıklar için de ayrı hukuk kuralları yapılmıştır. Bu durum hukuk kargaşasına yol açmıştır.

    Sosyal Hayat
    Osmanlı Devleti'nde halk siyasî bakımdan; yönetenler (askerîler) ve yönetilenler (reaya) olarak ikiye ayrılabilir. Dinî bakımdan; Müslümanlar ve Gayrimüslimler olarak (Hristiyan ve Musevî) ikiye ayrılırlar. Ekonomik faaliyetler bakımından ise; çiftçiler, esnaflar, tüccarlar ve göçebeler olarak dörde ayrılabilir. Osmanlı Devleti'nde sosyal açıdan tam bir özgürlük vardı. Müslüman olmayan halk kendi geleneklerine göre yaşardı. Ancak herkes devletin koyduğu kurallara uymak zorundaydı.

    Ekonomik Hayat
    Osmanlılarda ekonominin temelini tarım, hayvancılık ve ticaret oluştururdu. Devlet bu alanlardaki gelişmeleri desteklerdi. Özellikle tarımın gelişmesine önem verilirdi. Tımar sistemi tarımın gelişmesine önemli bir katkı sağlamıştır. Osmanlılar ticarete de büyük önem vermiştir. Ticaretin gelişmesi için yollar üzerinde hanlar, kervansaraylar yapılarak hem tüccarların rahat etmesi amaçlanmış, hem de yolların güvenliği sağlanmıştır. Osmanlı Devleti'nde el işçiliği (zenaat) gelişmiştir. Denizli'nin dokumaları, Bilecik'in kadifeleri, Diyarbakır'ın ipekli kumaşları ünlü idi. Silah ve cephane Edirne'de imal edilirdi.

    18. yy'da Sanayi İnkılabı'ndan sonra Avrupalı tüccarlar ürettikleri malları kapitülasyonların sağladığı imkanlardan yararlanarak Osmanlı pazarlarına satmaya başladılar. Bu durum Osmanlı sanayisini ve ekonomisini çökertmiştir.

    C. EĞİTİM, ÖĞRETİM, BİLİM ve SANAT

    1. Eğitim ve Öğretim

    Medreseler: Osmanlı Devleti'nde en önemli eğitim kurumlarıydı. İlk, orta ve yüksek öğreniminin verildiği kurumlardır. Buralarda ders veren hocalara “Müderris” denirdi. En önemli medreseler Fatih ve Süleymaniye Medreseleridir. İlk Osmanlı medresesi Orhan Bey zamanında İznik'te açılmıştır. Medreselerde hem Kur'an, hadis, fıkıh gibi dini ilimler, hem de matematik, astronomi, tıp, felsefe gibi pozitif bilimler okutulurdu

    Enderun Mektebi: Devlet memuru yetiştiren bir tür saray okulu idi.

    Bunların dışında 18. yüzyıldan itibaren eğitim ve öğretimde önemli değişiklikler yapılmış, pek çok askeri, sivil ve teknik okul açılmıştır. 19. yüzyılda eğitim - öğretime verilen önem artmış, rüştiyeler (ortaokul), idadiler (lise) ve Darülfünun (üniversite) açılmıştır. Ayrıca azınlıklara ve yabancılara da okul açma izni verilmiştir. Ancak devlet eğitim kurumları üzerinde denetim kuramamış, bu durum eğitim karmaşasına yol açmıştır.

    2. Bilim, Sanat, Mimari
    Bilim: Osmanlı padişahları, bilim adamları ve sanatçıları koruyup desteklemişlerdir. Kuruluş Devri'nde Suriye ve Mısır medreselerine öğrenci gönderilirken Yükseliş Dönemi'nde Türkistan, Mısır, Suriye ve İran'dan bilim adamı ve öğrenciler gelmiştir. Bunlar arasında en ünlüsü Fatih zamanında Türkistan'dan gelen, astronomi ve matematik bilgini Ali Kuşçu’dur. Piri Reis Denizcilik ve harita alnında eserler vermiştir. Evliya Çelebi ve Kâtip Çelebi seyahatname yazmışlardır. 17. yüzyıldan itibaren Osmanlılardaki bilimsel çalışmalar gerilemiştir.

    Sanat ve Mimari: Osmanlılarda en çok gelişen sanat dalı mimari idi. Mimaride cami ve türbe gibi dini yapıların yanında, medrese, aşevi, hastahane, köprü, kervansaray, saray gibi eğitim, sağlık, askeri, ticari ve sosyal amaçlı yapılar da yapılmıştır.

    18. ve 19. yüzyıllarda mimaride Avrupa'nın etkisi görülmüştür. Dolmabahçe Sarayı ile Yıldız Sarayı en önemlileridir. Osmanlılarda minyatür, çinicilik, hattatlık, oymacılık, nakkaşlık, ciltçilik de önemli sanat dalları arasında yerini almıştır. Resim ve heykelin İslamiyet'te yasak olması, bu alandaki gelişmeleri engellemiştir.

    3. Yazı, Dil ve Edebiyat
    Osmanlılar Arap alfabesini kullanmışlardır. Resmi dil Türkçedir. Türkçeye, Arapça ve Farsça birçok kelimenin katılmasıyla Osmanlıca ortaya çıkmıştır. Osmanlılar edebiyata da önem vermiştir. Karacoğlan, Köroğlu, Dadaloğlu gibi halk ozanları yetişmiştir. Saray ve çevresinde yaygın olan Divan edebiyatının en önemli temsilcileri Nedim ve Fuzuli'dir. 19. yüzyılda Avrupa edebiyatı Osmanlı toplumunu da etkilemiştir. Bu dönemde Namık Kemal, Şinasi, Ziya Paşa gibi edebiyatçılar yetişmiştir.
     


  3. Osmanlı Toprak Hukuku
    Osmanlı Devleti zamanında beş türlü toprak vardı:

    1. Milletin mülkü olan topraklar olup, pek azı haraçlı, pek çoğu öşürlüydü. Mülk olan toprak dört kısımdı. Birincisi; köy, şehir içindeki arsalar veya köy yanında olup, yarım dönümü geçmeyen ve öşürlü veya haraçlı olan yerlerdi. İkincisi, halifenin izniyle millete satılan ve mahsulünden öşür verilen mîrî tarla ve çayırlardı. Üçüncüsü öşürlü, dördüncüsü haraçlı topraklar olup, bunlar yarım dönümden büyük tarlalardı.

    Bu dört çeşit toprağı, sahibi satabilirdi. Vasiyet edebilirdi ve vârislerine, ferâiz bilgisine göre taksim olunurdu. Halbuki mîrî toprakları peşin para verip tapuyla kullanan kimseler ölürse, bu toprakların parasından borcu ödenmez. Vasiyet edemez. Vârislerin malı olamaz. Bu topraklar kurban nisabına katılmaz. Satılmaz. Yalnız, izinle, para karşılığı, başkasına devir olunabilir. Mîrî toprağı kiralayan kimse, her şey ekebilir veya kirayla başkasına ektirir. Üç sene boş bırakılan toprak başkasına verilir. Kiracı, mîrî toprağa ağaç, asma gibi şeyleri izinsiz dikemez. İzinsiz, bina da yapamaz. Meyyit gömülmez. Mîrî toprak, tapuyla kiralamış olanın mülkü olamaz. Bu kimseler kiracıdırlar. Bu kimse vefat edince, toprağın vârisine kiraya verilmesi âdet olmuştur. Bu, vârisin şer’i hakkı olmayıp, devletçe yapılan bir ihsandır.

    2. Vakıf topraklar olup, öşürlüydü.
    3. Umuma terk edilen meydanlar, çayır ve benzerleriydi.
    4. Beytülmal'in ve hiç kimsenin olmayan dağlar, ormanlar gibi yerler olup, buraları işletip mahsul alan Müslüman öşür verirdi.
    5. Mîrî topraklar. Memleketin çoğu böyle olup, kiraya verilirdi. Sonraları çoğu millete satıldı. Öşürlü toprak oldu.

    Dirlik sistemi
    Mîrî topraklar, Osmanlı Devleti döneminde oldukça ilgi çekici bir sistemle işletilmiştir. Dirlik sistemi denilen bu usul şöyle doğmuştur:
    İslâmiyet'in doğuşundan beri fethedilen arazinin rekâbesi (mülkiyeti) Devlet Hazinesine “Beytülmâle” kalıyordu. Hükümet bu arazinin sadece kullanılmasını fertlere bırakabiliyordu. Osmanlı Hükümeti, toprakların fertler aracılığıyla işletilmesini “dirlik sistemi” ile hâlletmiştir. Bu şekilde teşekkül eden dirlikler beş kısımdı:

    1. Hâs: Senelik hasılatı, 100.000 akçeden fazla olan dirlik. Padişaha mensup büyük zevatla vezirlere ve beylerbeylerine ait olurdu. Her hâs sahibi, her 5000 akçe için bir cebeli, yani savaşa hazır mücehhez (teçhizatlı) asker çıkarmakla mükellefti.

    2. Zeâmet: Hasılatı, 20.000’den 100.000 akçeye kadar olan dirlik. Her 5000 akçe için bir cebeli çıkarmakla mükellefti.

    3. Timar: Hasılatı, 3000 akçeden 20.000 akçeye kadar olan dirlik. İlk 3000 akçe müstesna, her 3000 akçe için bir cebeli yetiştirmekle mükellefti.

    4. Yurtluk: Tersane mensuplarının, yahut bir kalenin muhafızlarının veya bir kasaba veya şehir memurlarının açıklarını karşılamak için verilen dirliklerdi. Sahibinin, iki veya daha çok bölgenin öşrünü tahsil yetkisi vardı.

    5. Ocaklık: Asıl itibariyle yurtluktan farklı olmayıp, ocaklık sahibi, öşür vergisi yanında gümrük gibi bazı resim ve vergilerin de toplanmasına yetkiliydi.

    Gerek yurtluk ve gerekse ocaklık verilmesi, hudutları muhafaza ve bilhassa âni savaşta, ordu gelinceye kadar mücadele veya asıl ordu yetişince, ona iltihak ederek onunla beraber nihaî zafere kadar harbe iştirakten ibaretti.

    Dirlik sahiplerinin yetkileri
    Dirlik teşkilâtında hak sahiplerine “sâhib-i ard” yani toprak sahibi denirdi. Bunlar, o dirliğe dahil olanlardan biri arazisini satacak olursa, bu satışta tapu memuru vazifesini görürdü. Sâhib-i ard, öşrü kendisine tahsis edilen toprakları, reâyânın (bu toprakları ekip biçen halkın) vazifesini yapmadığı zaman hükümdara vekâleten onun elinden alıp, başka birisine verebilirdi.

    Dirliklerin çöküşü ve ilgâsı
    Devlete büyük faydaları olan Dirlik Teşkilâtı, Üçüncü Sultan Mehmed Han devrinden itibaren zayıflamaya başladı. Bunun sebebi, dirlik sahiplerine normal (asker) yetiştirme külfeti dışında başka mükellefiyetler yüklenmesi olmuştur. Bu çok önemli müessesenin ıslahı yoluna gidilmişse de bir türlü düzeltilemedi. Nihayet 1839 tarihli Tanzimat Fermanı ile bütün dirlikler kaldırıldı. Bu fermanla, memur maaşlarının hazineden verileceği ilân olundu ve mevcut dirliklerin sâhib-i arzlarını mağdur etmemek için, dirliklerin hasılatı, kayd-ı hayat şartıyla, onlar lehine gelir olarak maaş şeklinde bağlandı.

    Daha sonra 1858 (H. 1274) tarihli “Arazi Kanunu” çıkarılmıştır. Bu kanundan önce, Hicrî 892 senesinde hazırlanmış olan “Hüdâvendigâr Livâsı Kanunnâmesi”, Hicrî 922 tarihli “Biga Livâsı Kanunu”, Hicrî 935’te hazırlanmış olan “Aydın Livâsı Kanunu” ve Hicrî 935 senesinde yürürlüğe konulan “Kütahya Livâsı Kanunu” vardı.

    1858 tarihli Arazi Kanunnamesi hazırlanırken, 1849 tarihli Ahkâm-ı Mer’iyyeden oldukça istifade edilmiştir. 1858 tarihli Arazi Kanunnâmesi, Osmanlı Devleti dönemindeki beş sınıf toprak rejimini aynen almıştır. Bunlar; mülk topraklar, mîrî topraklar, vakıf topraklar, metruk (terkedilmiş) topraklar ve ölü topraklardır.

    1858 Arazi Kanunnâmesi’nin yanında daha sonra birçok kanun çıkarılmıştır. Bu kanunlar doğrudan doğruya toprak kanunu sayılmamakla beraber, toprak konusuna ilişkin bazı hükümler ihtiva ediyorlardı.

    Osmanlıda Toprak İdaresi
    Arazinin Bölünmesi: Osmanlida toprağın bölünmesine ilişkin meseleleri düzenleyen kurallar ancak belirli olaylara çözüm şekli getiren fetvalarda ortaya konuluyordu.Bunların en tanınmışları şeyhülİslam Ebussuud Efendi tarafından hazırlanan Maruzatı Ebussudda yer alır.1858 tarihli arazi kanunu Osmanlı Devletinde daha önce uygulanmakta olan toprak türlerini bir sistem halinde düzenlemişti.Buna göre topraklar bağlı olduğu hukuki rejim ve statüsüne göre 5 kısma ayrılırdı. Genellikle Osmanlı Tarihiyle ilgili eserlerde bu toprakların 3e ayrıldığı görülür.(Öşri,Haraci ve miri) Mali,iktisadi, ve sosyal ilişkiler yönünden elverişli sayılabilecek bu sınıflandırma mülkiyet tasarruf ve topraktan yararlanma şekilleri bakımından eksik kalmaktadır.Arazinin hukuki yönü bakımından topraklar şu bölümlere ayrılıyordu.

    -Mülk Topraklar
    -Metruk Topraklar
    -Ölü Topraklar
    -Vakıf Topraklar
    -Miri Topraklar

    Mülk Topraklar: Mülkiyet suretiyle tasarruf edilirdi.Arazi sahipleri topraklarını hiçbir izne bağlı olmadan diledikleri gibi kullanabilirdi.Mülk topraklar dört çeşittir:

    Arazii Öşriyye: Yeni fethedilen bir ülkenin halkı müslümansa ya da bu yere müslümanlar yerleştirilirse böyle yerler öşri arazi olarak kabul edilirdi.

    Arazii Haraciyye: Harac-ı Muvazzaf ve Harac-ı Mukasseme adıyla ıkı ceşit vergı toplanırdı. Öşri ve haraci arazi sahibi olanlar eğer vasiyet vermeden ölürlerse araziye devlet el koyardı.

    Daha önce devlet malı olan toprakların hazine ihtiyacı ya da gelirlerinin giderlerini karşılayamaması durumunda mülkiyet ve tasarrufunun şahıslara devredildigi araziler.

    Köy ve kasaba sınırları içinde bulunan arsalara,oturulan yerlerin tamamlayıcısı sayılan yarım dönüm kadar olan arsalar.

    Metruk Topraklar: Kullanma ve yararlanma hakkı kamuya bırakılan topraklar.Bu tür araziler ikiye ayrılırdı.

    Genel yollar, pazarlar, panayırlar, namazgah, iskele
    Bir veya birkaç köyle kasaba halkının yararlanmasına ayrılan mera,yaylak ve kışlaklar.

    Ölü Topraklar: Kasaba ve köylerden yarım saat uzaklıkta zıraata elverişsiz topraklardı.Osmanlı hukukuna göre ölü toprakların tarıma elverişli hale getirilmesi izne bağlıydı. Kanunlar bu imkanı herkese tanıyordu.

    Vakıf Topraklar: Vakıf mahiyetindeydi ve tarım yönünden büyük önem taşıyordu.Yolların köprülerin meydanların okulların ve çeşmelerin yapım ve narım görevlerinin maddi külfetini üslenirlerdi.Vakıflar ikiye ayrılırdı:
    Doğrudan doğruya aynlarından yararlanılan vakıflar
    Yanlız sağladıkları gelirlerden faydalanılanlar.
    Vakıf idaresi sadece vakfın mülkiyetine sahipti.Bu tür vakıfları kiralayanlar ölünce yararlanma hakkı mirasçılarına geçebiliyordu.

    Miri Topraklar: Osmanlıda ziraat yapılan toprağın büyük bir kısmını kapsıyordu.Bu topraklarda mülkiyet devlette kalır, geniş ölçüde yararlanma hakkı ve tasarruf hakları da kişilere ait olurdu. Osmanlılar ele geçirdikleri yerleri düzenli bir şekilde kayda alırlardı.Bu kayıtları nişancı adlı görevli yapardı.Bu tespiti yapılan araziler bir çok bölüme ayrılıyordu.Bunların büyük parçalar halinde olanları şunlardı:

    Havası Hümayun: Devlet hissesi olarak ayrılan ve geliri direk hazineye ait olan araziler.

    Has: Devletin yüksek memurları için ayrılırdı.Bunların gelirleri 100 000 akçenin üstündeydi.

    Paşmaklık: Geliri padişahın annesi kız kardeşi ve zevcelerine ayrılan araziydi.

    Malikhane Arazi: Kişiye hayatı boyunca işletmek için verilirdi.Fakat satamaz ve miras bırakamazdı.

    Vakıf Arazi: Geliri kamu yararına olan arazidir

    Arpalık Arazi: Yüksek rütbeli görevlilere çalışırken ek gelir emekli olduktan sonra da emekli aylığına benzer bir gelir oluşturması için verilen araziler.

    Yurtluk ve Ocaklık: Bir ülkenin fethi sırasında bazı ümeyraya yararlılıkları karşılıgında verilirdi.

    Zeamet: Hizmet karşılığı tasarrufu verilen arazilerdi.Yıllık gelirleri 20 000 ila 100 000 arasında olana denilirdi.