Osmanlıda İltizam Sistemi Nedir

Konusu 'Tarih konu anlatımı' forumundadır ve Lavinia tarafından 12 Ocak 2013 başlatılmıştır.

  1. Osmanlı İltizam Sistemi Hakkında bilgi

    İltizam Sistemi, esasen vergilerin ayni olarak alındığı devirlerde kullanılmış bir tahsil usulüdür. Bu sistemde vergilerin tahsil yetkisi belirli ve götürü bir bedel karşılığında devlet tarafından anlaşma ile adına “mültezim” denen üçüncü bir şahsa verilmektedir. İltizam sisteminde, iltizama verilecek vergiler, bölgelere göre arttırmaya çıkarılır ve bu iş en yüksek bedeli teklif eden şahıs veya şirketlere bırakılır. Bu şahıs ya da şirketlerin devlete ödediği bedel ile topladığı vergiler arasındaki fark, mültezimlerin kazancını teşkil etmektedir. İltizam sistemine İslâm’ın başlangıç yıllarında “kabâle” usulü adı verilmekteydi. İltizam müessesesi Arapça’da kabâle ve dımân kelimeleri ile karşılanmaktadır 1.İltizam sistemi, vergi olayının ortaya çıkıp “cebrî” bir karakter kazanmasından sonra çeşitli devletlerde geniş ölçüde uygulanmıştır. Meselâ, ilkçağlarda yaşamış, Babil, Mısır, Roma, İran, Çin ve Yunan medeniyetlerinde çeşitli vergilerin bulunduğu ve bunların bir kısmının iltizam sistemi ile tahsil edildiğini biliyoruz 2. Bunlardan Roma medeniyetinde iltizam sisteminin işleyişi aşağıda kısaca özetlenmiş daha sonra Osmanlı İmparatorluğu’nda iltizam sisteminin uygulaması ayrıntılı olarak ele alınmıştır.
    İltizam Sisteminin Osmanlı İmparatorluğundaki Uygulaması
    Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş yıllarında vergilerin tahsili tımar sistemine göre yapılmaktaydı. Ancak XVI. yy’ın ortalarından itibaren tımar sisteminin bozulması ile birlikte bu tahsil usulü bırakmıştır6. İltizam sisteminin Osmanlı İmparatorluğu’ndaki başlangıcı kesin olarak bilinmemekle beraber Hammer, bunun Fatih Sultan Mehmed zamanında Sadrazam Rum Mehmed Paşa tarafından uygulandığını belirtmektedir. “Bir yandan XVII. asrın ikinci yarısından itibaren baş gösteren mali sıkıntı, diğer yandan tımarlı sipahinin ordudaki önemini kaybedip, bunların yerine maaşlı ordunun ikamesi ihtiyacı, bu usulün daha çok yerleşmesine sebep oldu. Çünkü, devamlı maaş alan bir ordu için, nakit paraya ihtiyaç vardı. Bu para ise tımar ve diğer varidatın iltizama verilmesi suretiyle temin edilebilirdi”. Başlıca bu nedenlerden dolayı, tımar sistemi uygulamasına tımar ve zeametin sahiplerinden geri
    alınmasıyla son verilmiş ve sözkonusu arazi gelirleri bölgeler itibariyle ihaleye çıkarılarak mültezimlere verilmişti. İltizam sistemi bilhassa XVII. yy’da yaygınlık kazanmış ve timar sisteminin yerini almıştı.Ancak zamanla mültezimlerin daha fazla vergi tahsil edebilmek için halka baskı ve şiddet göstermeleri ile birlikte XVIII. yy’ın ikinci yarısından itibaren vergi tahsilini gerek devlet, gerekse halk açısından güvence altına alabilmek için, halk tarafından seçilen ve “ayân” adı verilen kimseler vergi tahsiline aracılık etmeye başladılar. Ayânlar, herhangi bir vilayet ve kazada o mahallin idaresiyle meşgul olup, halk ve hükümet arasındaki işlemlerde aracı olarak her iki tarafa ait işleri idare eden ve halk tarafından seçilen kimselerdi. Ayânlar, başlangıçta mültezimlere karşı halkı koruyorlardı. Ancak daha sonra, mültezimlerle uzlaştılar ve kendileri de iltizam almaya başladılar. XVIII. yy’ın ikinci yarısından itibaren mültezimlik yapmış ayânların sayısı gitgide kabarmıştır. Ayânların sayıca çoğalması ile birlikte Devlet bunlarla uzlaşmak zorunda kalmıştır. 12 Ocak 1695 tarihli hattı hümayun ile birlikte vergi toplama işi “ricâl-i devlet” veya “ayân-ı memleket” olarak adlandırılan ayân kimselere verilmeye başlandı. Vergi toplama işi bu kimselere “ber vechi malikâne” olarak veriliyordu. “Rical-i devlet” ya da “rical-i vilayet”, iltizamını aldığı vergileri tahsil etmek üzere arazilere mütesellim ve voyvoda adı verilen memurlar gönderiliyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu’nda ayânlık müessesesi zamanla genişlemiş ve ayânlar halk üzerinde baskı ve şiddet göstermeye başlamışlardır. Ayrıca ayânlar kendi aralarında da iltizamı alabilmek için kavgalara düşmüşlerdir. Bunların içinde en uzun süreni Tirsinikli oğlu İsmail Ağa ile Yılık oğlu Süleyman Ağa arasındakidir. Bu durum iltizam usulünün kaldırılmasına değin sürmüştür. Bu açıklamalardan sonra şimdi iltizam usulünün Osmanlı İmparatorluğu’ndaki işleyişine kısaca değinelim. Osmanlı İmparatorluğu’nda iltizam sisteminin uygulanmasını Du Velay şöyle anlatmaktadır:

    “Devlet varidatının iltizamı evvela senelik idi. İhaleler her sene İstanbul’da Defterdarın nezareti altında yapılmakta idi. Varidatı, müzayedeye çıkarılan livanın paşası tarafından yapılan teklifleri artırmak kimsenin hatırına bile gelmezdi. Zira verginin tahsili yalnız onun hakimiyetine bağlı bulunmakta idi. Bin netice müzayede de rakipsiz kalmakta idi. İltizam bedeline gelince fiat ekseriye Defterdarın ve Sadrazamın müsamahasına, aralarındaki anlaşmaya ve aynı zamanda müzayedeye iştirak eden paşanın ehemmiyetine bağlı bulunuyordu. Fakat teminat olarak ihale bedelinin 1/10’unu yatırmak icap ettiğinden iltizamı alan paşa, lazım gelen parayı bir sarrafın veya bankerin
    muavenetine müracaatla temin eder ve bilahare bununla kazançları paylaşırdı”. Anlaşıldığı üzere Osmanlı İmparatorluğu’nda vergilerin tahsili bir ticaret işine dönüşmüştü. Du Velay’ın açık bir şekilde belirttiği üzere, vergilerin tahsili mültezimler ile hazine sarrafları arasında paylaşılıyordu. Tarihimizin “Kuyruklu Sarraflar” adını verdiği bu kimseler mültezimlere kefil olmakla birlikte vergilerin taksitleri de gerçekte bunlar tarafından ödenmekteydi. Mültezimler ise sadece kendi menfaatlerinin gerektirdiği kadar tahsilat işleri ile ilgileniyorlardı. Bunun bir nedeni de iltizamın yıllık olarak verilmesinden kaynaklanıyordu. Bu nedenle ikinci Sultan Mustafa
    zamanında yıllık ilkesinden vazgeçilmiş ve ihale işlemleri yılda birkaç kez yapılabilmiştir. Esas itibariyle Osmanlı İmparatorluğu’ndaki uygulaması bu şekilde olan sistem, 1839’da padişah İkinci Mahmut tarafından ilan edilen Gülhane Hattı Hümayunu” ile kaldırılmak istenmişse de bu başarılmamıştır. Tanzimatın ilk yıllarında, fermanda değinildiği üzere iltizam sistemine son verilmiş ve vergiler “muhassıl” adı verilen memurlar eliyle oplanmıştır.Ancak bu dönemde iltizam usulünün yerini alacak yeterli bir mali teşkilat bulunmadığından birçok vergilerde hasılat düşmüş ve sonuçta başta aşar vergisi olmak üzere diğer vergilerin tahsili de iltizam usulü ile gerçekleştirilmiştir.

    Daha sonraları 18 Şubat 1856 tarihlerinde ilan edilen Islahat Fermanı ile de iltizam sisteminin kaldırılması istenmiş, fakat yine başarılamamıştır. İltizam sisteminin sınırlı uygulamaları Osmanlı İmparatorluğu’nun
    yıkılması ile birlikte, kısa bir süre Türkiye Cumhuriyeti’nde de varlığını sürdürmüş ve 17.02.1925 tarih ve 552 sayılı Kanunla, aşar vergisi ile birlikte yürürlükten kaldırılmıştır.

    İltizam Usulünün Yarar ve Sakıncaları
    Tarihte bir çok devlete geniş uygulamaları bulunan iltizam sistemini bilimsel açıdan değerlendirdiğimizde bir çok yararlı ve sakıncalı yönleri ortaya çıkmaktadır. Ancak hemen şunu belirtmeliyiz ki, bir vergi tahsil usulünün iyi ya da kötü yanları ele alınırken önemli bir hususun gözden uzak tutulmaması gerekmektedir. Bu husus, vergilerin tahsil edildiği dönemlerdeki ortam ve diğer bazı çevresel ve teknolojik koşullardır. İltizam sistemini de bu çerçeve içinde ele alarak incelediğimiz takdirde ancak doğru sonuçlara varabiliriz. Şimdi kısaca iltizam sisteminin yararlarını maddeler halinde özetlemeye çalışalım. “İltizam sistemi bilhassa tam bir Devlet maliye idaresi kurulamadığı vakit hazine bakımından faydalı olabilir”22. Gerçekten de ulaşım ve haberleşme ile diğer teknolojik imkansızlıklar nedeniyle, merkeziyetçiliğin tam anlamıyla uygulanmasının mümkün olmadığı bir çok devlette bu arada Osmanlı İmparatorluğu’nda iltizam sistemi faydalı bir tahsil usulü olarak görülmektedir. !Bu usulde mültezimler vergiyi devletten daha çabuk ve daha ucuz bir şekilde tahsil ederler. İltizam sisteminde verginin devlet memurları eliyle tahsil edilmesindeki sakıncalar kısmen de olsa yoktur. Şüphesiz bu yargıların tam anlamıyla doğru olduğu savunulamaz.İltizam sisteminde vergiler kendisi ile anlaşma yapılan mültezimlerden çoğunlukla toplam ve peşin olarak tahsil edildiğinden, Devlet bu suretle sabit bir gelir sağlamış olmaktadır. Dolayısıyla Devlet için bir “riziko”
    sözkonusu değildir. Mültezim, kâr da etse, zarar da etse, üzerinde anlaşılan bedeli devlete ödemek zorundadır.

    Nihayet bu sistemin diğer bir yararı da bütçenin düzenlenmesi açısından karşımıza çıkmaktadır. Bütçeler de iltizam bedelleri önceden bilindiğinden, gelir tahminleri kolaylıkla yapılabilmektedir. İltizam sisteminin bu yararlarından başka çeşitli sakıncaları da bulunmaktadır. Bunları kısaca şu şekilde özetleyebiliriz: Herşeyden önce bir kamu hizmeti ve görevi olan vergi tahsili işlemlerinin bir fert veya şirkete bırakılması Devletin hükümranlık hakları ile bağdaştırılamaz. 23. İltizam sisteminde Devlete ödenen miktardan fazlası mültezimin kârını teşkil ettiğinden, bu kimselerin halk üzerinde baskı ve şiddet göstermeleri sözkonusu olabilmektedir. İltizam sisteminin çok büyük sakıncalarından biri de vergi hasılatının fazla olmamasından kaynaklanmaktadır. Zira bu usulde mültezimler kendi aralarında anlaşarak iltizam bölgelerini paylaşıyorlar, başkalarının ihaleye iştirak etmelerini engelliyorlar ve bu şekilde iltizam bedelinin düşük saptanmasını sağlıyorlardı.İltizam sisteminin bir diğer sakıncası da vergi psikolojisi açısından ortaya çıkmaktadır. Bu usulde vergi, Devlet memuru olmayan üçüncü şahıslar tarafından (mültezimler) tahsil edildiğinden, bu şahıslar ile vatandaşlar arasında anlaşmazlıklar olabilmektedir. Ancak, sonuç olarak şunu ifade etmeliyiz ki, iltizam sisteminin ulaşım ve haberleşme imkanları ile teknolojik koşullar dolayısıyla o devirlerde uygulanması esasen bir zorunluluktu. İltizam sistemi, para ekonomisinin gelişmesiyle birlikte verginin verimlilik ilkesine uygun düşmediğinden çeşitli ülkelerde değişik zamanlarda yürürlükten kaldırılmış ve günümüzde tarihi bir usul niteliğini kazanmıştır.