Özgür Gümüşsoy Bugün Günlerden Dün

Konusu 'Ünlü Şiirler' forumundadır ve Lavinia tarafından 5 Ağustos 2012 başlatılmıştır.

  1. Özgür Gümüşsoy Bugün Günlerden Dün Şiiri

    Özgür Gümüşsoy Bugün Günlerden Dün Sözleri

    I

    Bu gece Tanrıyı da uyku tutmaz eminim.

    Madem böyle göğsüme saplanacak şekilde dizdi yıldızları, mutlaka bir bildiği vardır kendisinin.

    Temmuz diye, böylesine kanıyorum diye, denizin orta yerinde esmer bir toprak kokusuna bürünüyorum diye, sana en az yirmi dakika mesafe koyuyorum diye, arayı burun(sızısı) farkıyla açıyorum diye, hep kedere gebeyim diye, bu kez güneşi karanlığın orta yerinde doğuramıyorum diye, bir kürtaj kelimesiyle bütün umutlarımı suya düşürüyorum diye, alkol damarlarımdan konvoy halinde geçerken saygı duruşuna geçiyorum diye, -ecelime ya da canıma- susuyorum diye... Yeteeer sen ne dersen de işte! Gidişinin kabul edilir bir tarafı yok sevgilim.

    Bu gece Tanrıyı da uyku tutmaz çünkü yarın günlerden dün olacak. Dün de aynı şey oldu bugün de ve yarın da olacak. Sen ne vakit bugün günlerden ne diye sorsan, içimdeki kalabalıktan biri sessizliğinin kızlığını bozarak haykıracak;

    -Bugün günlerden dün bebeğim, bak dün doğdu!


    II

    Brecht’in yoksulluk kokan mezarına karşı oturmuş ziftin pekini yudumluyordum senden kalan bütün özlemim şişenin dibinde -hani çok arayıp da bulamadığım. Çok uluslu hüzünlerim vardı benim. Çok teknik yaralanmalarım sonra, bıçağın ikiyüzlülüğünde. Ben seni, koca şehri dehşete düşüren bir cinayetin arifesinde sevdim. Tüm aynasızlar sırrımızın peşindeydi. Fellik fellik aranıyorduk bir otel odasının resepsiyona haber vermeden terkedilmişliğinde. Tam da tenimle şiir yazıyordum teninin esmer kâğıtlarına. Ah yok mu o imansız telefon çığlığı! Hazırlandık apar topar; değiştik ruh hallerimizi birbirimizin gözlerine bakarak, üstümüzü başımızı düzelttik çarçabuk irislerimizden yararlanarak. Valizine en çok da o yarım bıraktığımız sevişmeyi koymak istemiştim. Teninin o an ki sıcaklığını valizin bir bölmesine sıkıştırmak hatta alelacele tıkıştırılmış o elbiselerinin yerine. Evet bunu sahiden de istemiştim. Seni suya düşüp de ateşe sarılırmışçasına özlemiştim, söylemiş miydim?

    O patavatsız telefon sesi gibi, arsızca bir ihbar gibi, puştça ele verilmiş bir gönül meselesi gibi, bir çift dudağın eşitçe böldüğü öpüşmeler gibi, sen gibi, az da olsa ben gibi. Kalkıp gitmiştik asırlık bir hasretin giderilme çabasından. Hani terk edersin ya karınca kadar adımlarla devler ülkesini bir de istemsizdir ki ayaklarının yerle olan temasını ayırışları, sorma gitsin.

    Gitmek...

    Denedim sözlüklerimizden bu kelimeyi çıkarmayı inan. Öyle korkuyorduk ki masum hislerimize kelepçe vuracaklarından, üstünkörü bir vedalaşmayla yetindi özgürlüklerimiz. Seni bilinmeyen bir coğrafyaya uğurladım ben, uğursuz bir beyaz Transitle. Devrildim kaldırımın koynuna oracıkta, evet seni bir tek orada aldattım. Bu kadar yakınlaşmamalıydım ucuz bir taş parçasıyla...

    Bu aşk terminalde açığa çıkmış bir bavul cinayeti şimdi!

    -Biletinizi hangi güne keselim beyefendi?
    -Bugün günlerden ne biliyor musun diye sorsana be ağabey...
    -Bugün günlerden dün delikanlı.
    -Ah be ağabey, ilk araba olsun...

    Aşırı alkollü bir duadayım yan komşumun yoksulluk kokan mezarlığında. Brecht kızma bana...

    III

    Kafası bozuk duvar saatimin. Günde iki kere de olsa doğru zamanı göstermeyi bile reddediyor, düşün. Akrepler dolmuş ihtiyar dünyamızın cebine, kimsenin eli gitmiyor. Cimrilikten değil yaşlılıktan! Yelkovanların eli kolu tutmuyor artık. Ve biz seninle tarih boyu geç kalınmış bir aşkız, hiç vaktinde yetişemedik hayal kırıklarımızı taşıyan vapurun kalkışına. İnsanlığın bir namussuzluğa tepki olarak ayaklanışına. Hiç vaktinde yetişemedik Azrail'le çok önceden belirlemiş olduğumuz randevumuza. Bilmediğimiz bir şehirde, ecelimize rötardaydık.

    Üçüncü sınıf bir pansiyonun birçok ten eskitmiş o kirli beyaz çarşafında öyle saf görünüyordun ki sen, kahvaltılarımı dudağında yapmak bana farz kılınıyordu. Çayımı gözlerinde demlemek, ekmeği avucunda bölmek sanki Tanrı buyruğuydu. O dakikalarımız asırlarca sürsün isterken pat diye akşam oluyordu. Bilinmeyen şehirlerde hep pat diye olur akşamlar, bilirsin. Tamam bugün de bitti artık önümüzdeki yarınlara bakmalı derken, tekrar dün oluyordu. Tekrar karışıyordum içindeki kavgalara. Ve kesinlikle taraf tutuyordum. Malum ya solundaydım işte. Soluna geliyordum uçmaya yeltenen tekme girişimlerinin. Beni tehdit edişlerini ne gün hatırlasam, alıp karşıma bütün hüzünleri kahkahalarla ağlıyordum.

    Şimdi seni tüm temmuzlardan kıskandığım bu takvim kaçkını günlerde;

    Dün gibi aklımdasın!

    -Bugün günlerden ne acaba?
    -Bugün günlerden, dün...

    IV

    Yine asırlar önceki bir akşamın flashbackleriyle demleniyor zihnim. Çağrışımlar fevkalade bir hızla geçiyor aklımın ışıksız odalarından. Sen varsın tamam da, kendimi pek de seçemiyorum. Heh evet bu hüzün kesinlikle benim, nerede görsem tanırım!

    Akşamın yamacına oturmuşuz seninle, karartma eylemindeki bir denizin kurduğu sofrada birbirimizi yiyoruz afiyetle. İstanbul diyorum ben, sadık bir orospudur. Gözleri alarga mavisi, kirpiklerinde esmer jiletler, alnında tarihin en naif kırışıklıkları, yüzünde peygamber sabrı, saçları yüzme bilmez, biraz çekimser biraz şuh tavırlı, biraz kısa bacaklı biraz eksik etekli ama harbiden güzel... İstanbul'u diyorsun sen, bırakıp da gelemiyorsun içimde yer etmiş o mütevazı kasabaya. Sözlerin nasıl da keskinliğini koruyor onca imparatorluk yıkıldıysa da o akşamdan sonra. Devirebiliyorlar savaştan-dövüşten sakındığım kumdan kalelerimi hâlâ, böyle olmadık vakitlerde anımsandıklarında.

    Hatırlarsın susup bir süre gölgelerimize dahi sırt çevirerek yürümüştük. En çok o sızılı yalnızlığını üzerinden atar da incitirsin diye korkmuştum ben. Uzaklaşan her adımında sana muhtelif endişelerle yaklaşmaya çalışıyordum. Kabahatim özrümle büyüklük tartışması içindeydi. Yürüdükçe kayalıkları bile inciten sözlerini tekrar tekrar usumun dalgınlıklarına saplıyordum. İlk kez o gün görmüştüm evet, dalgaların patavatsızlıklarıyla dalgakırandaki kayalıkları kırılabileceğini.

    Yürümüştük hatırlarsın, bir süre gerilere doğru. Ve zaman hüzünle harmanlarken kopuk diyaloglarımızı, çocukluğun o virane lunaparkı görüp de kahkahalar atmıştı. Gondola binsene hadi, "Hani sen balıkçı kraldın ne oldu?" demiştin. Balerin gülümsemiş, dönme dolap makaraya sarmıştı ürkek hallerimi. Israrlarına epey direndikten sonra sana oyuncak armağan etmek için birkaç balonu çeşitli uzuvlarından kurşunlamıştım ve gönlünü da almıştım senin ortalık yerde. Ele avuca sığmıyordu gönlün!

    O akşamın devamında, herhangi bir masalın aslında gerçek olabileceğini belgelercesine koynuna alıp da uyutmuştun çocukluğumu -o kıytırık pansiyonda. Düşündüm de şimdi gözbebeklerinle aynı yatakta uyanmayı nasıl da özlemişim. Sevgilim asırlar geçti üzerinden biliyorum ama şimdi sorsan bana "İstanbul mu yoksa benim kronik kaybolmuşluğum mu?" diye, haritaların dayattığı bütün sınırları yıkar da uyurgezeradım gelirdim senin o bilinmez şehrine. Sahi özledim, demiş miydim?

    -Kendi şehrinde hangi günü yaşıyorsun şuan sen?
    -Bugün günlerden dün sevgilim, bugün günlerden dün!

    V

    Çalışma masamda duran Amin Maalouf'un 'Yüzüncü Ad' kitabı gibi, gözlerimi sayfalarının arasında gezdirmemi bekliyordu Allah'ın en sevdiği eseri olan gözlerin ve ben bunun farkındaydım.

    Ben de boş durmuyordum ama. Sana doğa kanunlarına uygun bir sevda büyütüyordum. Çevresine fazla rahatsızlık vermemeye gayret eden dilim ezberlemiş bir şiirin damarlarından boşalan kanın son damlasını, mırıldanıp duruyordu;

    *"Sevmek bir ağaç gibi tek ve hür
    Ve bir orman gibi sevgilicesine(!)
    Bu hasret bizim!"

    Tamam böyle değildi tam olarak, haklıydın. Ne yapsaydım, malum ya hafızası zayıftı yüreğimin. Öyle tıka basa doldurmuştum ki seni sol yanıma, hayata dair hiçbir şeyi yüreğim almıyordu artık. Nazım'ın Piraye ile olan aşkına benzettiklerinde bizim seninle mektuplaşmalarımızı ya da zarfın içine gönül indirişlerimizi mi demeli? Gülümsedim ve sordum yurtsuzluğuma "Aynı sınırlar içinde bu neyin sürgünü?" diye. Seni memleket memleket özlemiştim hem de en ufak parçasını ayırt etmeden toprak kokunun. Seni fersah fersah özlemiştim hem de en ufak katresine kulak tıkamadan o ıslak sesinin. Seni bulut bulut özlemiştim hem de en gri noktasına cümle kuramadan o eşsiz teninin. Yağmaya yakındık ikimiz de. Dünlerden bugündü ah pardon günlerden dündü. Ne fark eder işte herhangi bir gündü! Senin ılık nefesinden akan nehirlerde boğulacak kadar koşmuştum uzak ufuklarına. Soluk soluğa öpmüştüm dudaklarının yokluğunu. Yüreğim ağzımdaydı anımsıyor musun?

    Bak hani televizyondaki kadın spikerde öyle demişti. "İyi akşamlar sayın izleyiciler. Gün içinde olanları aktardığımız Ana Haber Bülteni'mize hoş geldiniz. Bugün günlerden dün." Hadi ben yanılıyordum da bütün insanlar mı yanılıyordu? Onu da geçelim Tanrı boşuna mı arayış içine giriyordu? Hayat sevgilim, omuzlarımıza boyumuzdan büyük soru işaretleri yüklüyordu. Ben felaket susardım, küresel ısınmamın çaresi senin avuçlarında da olsa. Birden müdahale gelirdi en yüksek mercilerden. Sonra öyle bir giderdin ki sen, cevapsız onca soru üzerime yıkılırdı. Arkandan seslensem de acele işlerinden sorumlu şeytan, duymazlıktan gelirdi. Kirpiklerinin altında olsam yeterdi oysa bana şuan şu satırda. Demiş miydim?

    Allah'a yüzüncü bir ad olarak önermeli senin o dua gözlerini!

    *Nazım Hikmet'e saygıyla...
     

  2. Cevap: Özgür Gümüşsoy Bugün Günlerden Dün

    VI

    Aşk; ta ciğerlerden gelen bir ses bazen, hırıltılı… "Geliyorum" demeden geliyor!

    Kan renginde ve de tutkuyla eş…

    Aşk; ta uzaklardan duyulan bir ses bazen, hayal meyal… Çıt çıkarmadan gidiyor!

    Renksiz ve de acıyla özdeş…

    Hiçbir lisanca anlaşılmıyor gidişindeki lal adımlar. Kadınlar da adamlar da yarım, hikâyeler de öyle tabi.

    Ve ben sus'tayım bu ara. İçimde büyük bir suskunluk can çekişirken, ağzımdaki kurşuni tat iki lafı bir araya getiremiyor.

    Kadın hiçbir alfabede yer almayan bir sesle "Elveda!" diyor bu kez, Aşk da haliyle bir Çarşamba günü öğle namazına müteakiben sessizliğe gömülüyor.

    Dualar bile yarım!

    Bu eksik etek şehirde, bizzat kendi yalanının en büyük savunucusu olan hatta kendi yalanına bir yolunu bulup kendini de inandırmış bu şizofrenik metropolde, bu suç oranlarına artık hesap kitap da işlemeyen mahşeri yalnızlıkta; bir kara parçasını var olduğu gibi sevmek…

    Meydanların kuru kalabalıklarına göz yummak, kulak tıkamak miadını dolduğu için atılan sloganlara, göğüs germek "Biz yaptık oldu." politikalarına, hırsıza uğursuza kapı komşusu olmak, sevgiliyle bir TNT kalıbının haince şakası sonucu havaya uçmayı gayet romantik bulmak, bir şehri kirli atık sularına rağmen, akmayan yüreklerarası trafiğine rağmen, her şeye rağmen sevmek…

    Ben İstanbul'u buldum sende, o mavi gözleriyle yine öyle işveli cilveli bakıyordu bana. Gitme diyordu bakışlarındaki o kırılgan ses; bir şekilde kal!

    "Bugün günlerden dün, gitmeliyim." diye yanıtlıyordum.

    İçinde olduğum en kötü manzaraydı!

    VII

    Sokak lambalarının neden boynu büküktür bilir misin? Kim bilir o kadar veda sahnesi, o kadar ayrılık ağır geliyordur belki de onların narin bünyelerine. Peki sence yollar tek seferde varabilirler mi kendilerine? Bu aramızda muamma olarak kalsın da, sen artık daha da öteye gitme!

    Anladım ki ihanet; sol göğsüne çöreklenen o etobur yılanı, temmuzun ortasında yalan dolan bir masalla tekrar kış uykusuna yatırmakmış biraz da…

    Bugün günlerden dün’dü. Dünde kalmıştı her şey… Hatıran beni ilelebet terk ederken; melankolinin dikkatle avucunda taşıdığı Ay, hızla yuvarlanıp da denizin alacakaranlık saçlarına düştü önce. Marmara’nın ıskartaya çıkardığı o sığ körfez içinde barındırdığı öfkeyi benden gizlemeye çalışırken, bazı gecelerin tek ilacı teninin tuzuydu elbette. Hiçbir yakamozla adamakıllı sevişilmiyordu çünkü. Manzara anbean kötüleşirken, gidişinin ardından bu şehrin akıbetinin ne olacağını merak ediyordum ben o sıra. Eminim ki kara kostümlü bulutlar ilk fırsatta şahit edilirlerdi bu utanç tablosuna. Evet sen haklıydın, göğün bağrını yırtarak dalgalarla oynaşan bir ışık huzmesiydi aşk bazen. Böyle zamanlarda biz, hislerimizden kaçarken mucizeye tutulurduk. –ki ne vakit senin kirpiklerindeki zorba yağmurlar kıyılarımızı dövmeye kalkışsa, aşklanırdık sırılsıklam. Sonra sırf kalbin iklimsizliği tercih ediyor diye geç kalırdık hep, ilahi bir sevdanın kurak topraklarında yeşerme vakitlerine. Tanrının ehemmiyet göstererek yüreğime ektiği o yüzde yüz organik sadakat tohumları, erkenden çatlamıştı senin yüzünden. Senin o ar perdesi bir türlü aralanamayan yüzünden!

    İnsanoğlu diyorum çiğ süt emmiş, Tabiat Ana’nın gür memelerinden. Ve şimdi ben bu besin zincirinde meze olduğum için özümden iğreniyorum. Bu besin zincirinde yer almaktan utanıyorum! Fakat yine de tüm bu ihanetlerin karşısında ceketimi saygıyla ilikliyorum. Bu kadarı da olmazdı, bak oldu!

    Anladım ulan anladım; aldatma güdüsü, içten pazarlıklı yaşam ünitesi, al gülüm ver gülümcü’lük doğamızda varmış biraz da...

    VIII

    Ankara’nın her hayal kırıklığına yetecek kadar yüzölçümü varmış da, kimse bunu yüksek sesle söyleyemezmiş. Ben şimdi aleni bağırıyorum tam da burada; o katı kabuğunu halka aç Ankara! Herkes görsün; ne kadar kanayabilir insanlık, kahpece sırtından vurulduğunda!

    Benim olmadığım yerde seveceksin beni! Bugün günlerden dün de olsa…

    Sevgilim sen, öğle vaktinde okunan bir yatsı ezanı kadar varoluş amacından uzaktın o günlerde. Hatta o ağustos menşeli yalnızlığından; en önemlisi de bizden, biz olma seçeneğimizden bir hayli uzaktın. Dudaklarındaki o kimsesiz çocuğu; doğu şiveli bir caddenin ortasında öptüğümde, zaman olduğu yerde put gibi durmalıydı. Mademki hayat, tamamen akrep ile yelkovanın bir anlık anlaşmazlığı sebebiyle akışını normal seyrinde sürdürdü; şehir de seni bizzat kendi tevhit inancından aforoz ederek, üzerine düşen vazifeyi yerine getirmeliydi bence. Bu cerahat, bu utanç temizlenmeliydi! Ne de olsa o sıra pencereden dışarı bakacak yüzü yoktu hiçbir meleğin. O an orada, benim küfür aromalı ağzım bile kirinden arınabilirdi. İkimiz de fevkalade sustuk bir süre… Yağmurun sürekli detone vaziyetteki o akşamdan kalma sesi, Tanrıyı göğün desibel ayarlarıyla oynamaya zorluyordu. Fırtına ise sözleri gürültüye gelmesin diye sessizliğini bozmuyor, haliyle sokaklar da sükûnetini koruyordu. İliklerim de dâhil olmak üzere büsbütün ıslanmıştım. Yani ben büsbütün kendi içerime yağıyordum bir bakıma ve dinmem pek de mümkün görünmüyordu. Sen yüreklerimizi daha fazla sürüncemede bırakmayarak, dilini bileyleyip de, sol yanıma bir bir saplamıştın ayrılık kelamlarını. “Mesafe koymak” deyimini ömür içinde kullandın ve gittin… Gidişini nerede görsem tanırdım!

    Bu nasıl bir şeydi biliyor musun? Hani bir ütopyanın enkaza dönüştüğüne şahit olursun ya, tam da öyle…

    Şimdilerde havaalanına gidip de her arkadaş uğurlayışımda; seninle yaşadığımız repliksiz vedalaşmaya sahne olan cam paravanda, senin o güzellik abidesi aksini görüyorum. Yok hayır aksini iddia etmiyorum şuan, seni hâlâ aynı tonda seviyorum. Nasıl mıyım? Ne yaparsın işte, sana dair hatıralardan geçinip gidiyorum!

    Gitmek, her aşkta farz oldu ya ona yanıyorum!