Hz. Muhammed Peygamber Efendimizin ebu talibe verilişi

Konusu 'Dini Bilgiler' forumundadır ve Demir tarafından 15 Ağustos 2014 başlatılmıştır.

  1. Peygamberimizin ebu talibe verilişi

    Sevgili Peygamberimiz, sekiz yaşında

    Dedesi tarafından kendisine koruyucu olarak tayin edilen amcası Ebû Tâ*lib’in himâyesinde.

    Ebû Tâlib, son derece merhametli bir insandı. Fakat oldukça fakirdi. Mekke et*rafında yayılan ve şehre getirilince sütünden faydalanılan birkaç devesinden başka herhangi bir mal ve mülke de sahip değildi. Aile efradı kalabalık olan Ebû Tâlib, haliyle maişet cihetiyle büyük sıkıntı içinde bulunuyordu.

    Bütün bunlara rağmen o, dürüstlüğü ve doğru yaşayışı ile Ku*reyşliler tara*fından sevilir, sayılır ve hürmet görür idi. Hz. Ali, ba*basının bu durumunu şu ifadelerle dile getirir:

    “Babam, Ku*reyş’in fakir, fakat ileri gelenlerinden şerefli biri idi. Hâlbuki, kendisinden evvel, böyle yoksul olduğu halde kavminin ulu kişisi olmuş bir kimse gelmemiştir.”

    Ebû Tâlib, yaşayışı bakımından da, Câhilliyye devrinin kötülük ve çir*kin*lik*le*rinden uzaktı. Ku*reyşli müşriklerin su gibi içtikleri içkiyi o, babası Ab*dül*mut*ta*lib gibi, asla kullanmazdı. Görüldüğü gibi Ebû Tâlib, her haliyle Kâinatın Efendisini himâye edecek evsafta bulunuyordu.

    Ebû Tâlib, aynı zamanda kardeşi Zübeyr’den kendisine geçen Kâbe per*de*dar*lığı demek olan “rifade” ve hacılara su içirme hizmeti demek olan “sikâye” vazifelerini de yürütüyordu. Ne var ki fazla masraf gerektiren bu va*zifelerin altından dar bütçesiyle kalkamayacağını anlayınca, üç hac mevsimin*den sonra bu görevleri kardeşi Hz. Abbas’a devretmek zorunda kaldı. Sikâye ve rifade hiz*metleri, Mek*ke’nin fethine kadar Hz. Abbas’ın elinde devam etti. Re*sû*lul*lah, Mekke’yi fethettikten sonra bu görevleri yine aynı elde bıraktı.

    Ebû Tâlib de, babası gibi, Sevgili Peygamberimize candan bağlıydı. Öz baba gibi, yetişmesine son derece dikkat ediyordu. Yeğenini asla yanından ayırmak istemezdi. Gittiği her yere onu da götürür, yanıbaşına oturtur ve bir arkadaş gibi kendisiyle sohbet eder ve konuşurdu.

    Ebû Tâlib’in evinde onsuz sofraya oturulmazdı. Sofra hazırlandığında Pey*gamber Efendimiz görülmeyince amca, “Muhammed’im nerede? Çağırın, gel*sin” derdi. Çünkü onun bulunduğu sofrada herkes doyarak kalkar ve yemek yine de artardı. Bulunmadığı sofralarda ise, çok kere sofradakiler doymadan yemek bitiverirdi.[1]

    Zaten, Sevgili Peygamberimiz, ta o zamandan beri az yiyordu. Sofrada son derece ciddi ve nimetlere hürmetkâr bir tavır içinde bulunurdu. Diğer çocuklar kurulur kurulmaz sofraya saldırırken, o büyükleri başlamadan lokmayı ağzına koy*mazdı. Hatta bazı kere am*cası, çocuklardan rahatsız olmasın diye onun için ayrı sofra kurdururdu.[2]

    Henüz bu yaşında Sevgili Efendimiz, —büyüklüğünde ol*duğu gibi— aç*lık*tan, susuzluktan da şikayet etmiyordu. Dadısı Ümmü Ey*men, bu hususu şu ifadelerle dile getirir:

    “Re*sû*lul*lah’ın, çocukluğunda ne açlıktan, ne de susuzluktan şikayet ettiğini görmedim. Sabahleyin bir yudum zemzem içerdi. Kendisine yemek yedirmek istediğimizde, ‘İstemem, karnım tok’ derdi.”[3]

    Yine Peygamber Efendimiz, sabahları pırıl pırıl parlayan temiz bir yüz, ta*ranmış tertemiz saçlarıyla gündüz âle*mi*ne sev*gi, neşe ve hayat dolu nur gözle*rini açardı.