Ruh ve Canlılık Üzerine..

Konusu 'Web Cafe' forumundadır ve Elif tarafından 1 Mayıs 2014 başlatılmıştır.

  1. Elif

    Elif Yönetici Admin

    Düşünmek ve düşünebilmek yeteneği insanoğlunun varoluş tarihi ile eş zamanlıdır. Düşünebildiği sürece insan olabilmiş ve o tarihten beri Tanrı fikri hakkında düşünceler üretmiştir… Varlığının korunmasına ve devamına yönelik muhtemel tehlikeler karşısında “koruyucu” bir güce sığınma gereğini duymuştur insanoğlu…

    Tanrı fikri, insanoğlunun aklı ve düşüncesinin sınırlarının kapsamı kadardır. Aklı ne kadar alabiliyorsa o kadar Tanrı inancı oluşur beyinsel yetenekte… En önemli faktör, bireyin korktuğu ya da korkutulduğu bir metafizik olayın algısıdır. Algı gücüne inanıp kendine gelebilecek zararlardan bir “koruyucu” faktör arama hissinden kaynaklanır.

    Bazen bu algı çok boyutlu yanılgı halinde kendine dönüş yapabilir. Bunu anlaması ve deklere etmesi sosyal örgünün verdiği tolerans ölçüsünde gerçekleşebilir ancak… İnsanoğlunun Tanrısal mefhumları algılama kapasitesi, korkularının derecesi ve korunma isteminin şiddetiyle doğru orantılıdır…

    Ruh ve canlılık, tarifi yapılmamış ancak somut varlıkta hissedilen soyut değerlerdir…
    Konu insansa, ruh girişi ve alınışı tartışma sınırlarına girer.
    Ne zaman ruhla canlanır (ruhlanır), ne zaman ruhlardan (ruhlanmaktan) kurtulur?
    Öyle ya, her canlı tarifsiz sınırlarla var olan bir canlılık özellik taşır…

    Peki, ruh nedir, canlılık nedir?
    Canlılık ruh mudur?
    Ruh canlılık mıdır?
    İşte sorgulanacak konular…
    Ruh ve canlılık; birbirinin sinonimi mi, alternatifi mi, özdeşi mi, eşiti mi?
    Eğer ölüm varsa ki vardır, ruhluluktan kurtulma var demektir…
    Eğer canlılık varsa ki vardır, o zaman ruhlu olmaktan kurtulamaz insan…
    Ölümsüzlük var mıdır? Olabilir mi? Bilinmez şimdilik!
    Ama ileride ne olacağını sadece varsayım olarak söylemek mümkün olabilir.
    Ölümsüzlüğün ruhlanmanın devamlı olması, ya da canlılığın devamlı olması anlamında alınırsa, o takdirde evrenin, atmosferin farklı bir enerji boyutunda yeniden oluşumunu akla getirir…

    Ölümsüzlük olursa, var olan insanın varlığı sonsuzluk boyutunda var olacak demektir!
    Toplumlar ve bireyler sürekli varlık olarak evrende korunacaklardır.
    Yenilerinin oluşumu, birilerinin ölümü ile değil, farklı enerji boyutuna dönüşümü ya da oluşumu ile artabilecektir…
    Bunlar varsayımlardır; kendimce düşünce fantezileri…
    O takdirde kötülükler de iyilikler de söz konusu olmayacaktır…
    Olursa iyilik ve kötülükler farklı boyutta yine çarelerin kendinden oluşması beklenmelidir…
    Peki, bunlar mümkün mü?

    Bunları düşündüm diye “cehalet aforoz” ilkelliğine uğramayacağımı garanti edemem…
    Ama umurumda değil…
    Düşünce boyutunda akıl kullanıp felsefenin sırrını anlamaya çalışmak yerine, “bir tel saçın açıkta olması, kadını cehennem ateşinde yakılmaya yeterli” diyen ve telkin eden zihniyetin zavallılığını seyirdeyim…
    Sosyal yaratılışın dinamizmi anlamayan zavallıların varacakları yol, bir arpa boyu kadardır…
    Bilim karşısında acizliğinin egemen kanı olarak yayılmaya çalışıldığı, hatta buna siyasi erkin destek verdiği bir karanlık dönemden geçerken sonumuzun “ruhsuzluk” mu yoksa “canlılık” mı olacağını düşünmeye vaktimiz olmayacak…

    Enerjisini ve zamanını hurafe ve zavallılık kokan umdelerle geçiren toplumların ilkellikleriyle övünme malzemeleri elbette olacaktır…
    Nasıl mı?
    Adaletsizlik ve zulmü ilke edinip hırsızlıkla iftihar etmesi gibi…
    Bu karanlık perde kapanıp aydınlık olduğunda Ülkemin insanını bu zulme mahkûm eden cehalet etiketli zihniyette, aktör cahil güruhta acaba arlanma emaresi olur mu?
    Bilinmez!..
    Pozitif bilim savunucularını giyotine yollayan kara taassup Kilise zihniyeti yaptıklarından utandı mı ki günümüzün din marketçileri, diyanet simsarları hayatın merkezine ritüel değerleri getirip koyan cahiller utansınlar!
    Dün olduğu gibi bugün ve yarın akıl dışı tutuculuğun sonucu bilgi ve bilim yoksulu zavallı toplum üyesi olmaktan kurtulamayacak…
    Ve köleleşmek için her türlü kanıt hazır olacaktır!

    Prof. Dr. Ramazan Demir