Tevekkül ne demektir tarif ediniz

Konusu 'Dini Bilgiler' forumundadır ve Demir tarafından 30 Temmuz 2014 başlatılmıştır.

  1. Tevekkül etmek ne demek


    Tevekkül, yeryüzündeki tüm olayların Allah'ın kontrolünde gerçekleştiğini, O dilemeden hiç kimsenin kendisine yarar veya zarar dokunduramayacağını bilen insanın, Allah'a güvenip dayanmasıdır. Müminler Allah'ın herşeye güç yetiren olduğunu, O'nun tek bir "Ol" demesiyle herşeyin gerçekleşmesinin mümkün olduğunu bilirler ve karşılaştıkları zorluklarda asla ümitsizliğe kapılmazlar. Ne şartlar altında olursa olsun Allah'ın kendilerine mutlaka yardım edeceğini, dünyada ve ahirette kolaylık dileyeceğini bilirler. Bundan kaynaklanan bir iç huzuru ve neşe içerisinde yaşamlarını sürdürürler.

    Müminin üzerine düşen, olaylar karşısında sadece Allah'ın istediği tepkileri vermek, sonucunu ise Allah'tan beklemektir. Bir ayette, yalnızca inananların kavrayabildiği bu büyük sır şöyle ifade edilir:

    ... Kim Allah'tan korkup-sakınırsa, (Allah) ona bir çıkışyolu gösterir; Ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim de Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter. Elbette Allah, kendi emrini yerine getirip-gerçekleştirendir. Allah, herşey için bir ölçü kılmıştır. (Talak Suresi, 2-3)

    Kanaat ve Tevekkül

    Bir maksadın ele geçmesi için öteden beri bilinen çareler, tedbirler, yollar ne ise onları uygulamak gerekir. Çünkü Allah, bu âlemde herşeyin, her hâdisenin meydana gelmesini birtakım sebeplerin ve çarelerin tatbik edilmesine bağlamıştır. Buna ‘tesbîb hikmeti’ denir.

    Yâni birseyin yaratılmasi, bir isteğin verilmesi, onunla ilgili sebeplerin meydana gelişinden sonra gerçeklesir. Allah’ın âdeti bu sekilde devam etmektedir.

    “Çalışmak veya çalışmamak fark etmez. Nasibin varsa gelir, yoksa gelmez. Günlük yevmiyemizi kazandık. Bu kadar çalışma yeter. Bunlar da amma çalışıyorlar. Durmak, dinlenmek bilmezler. Elindekiyle yetinmesini bilmelisin. Ne kadarda kanaatsiz. Tedbirini alsan da almasan da değişmez. Tevekkül et!”


    Bunlar günlük yaşantımızda çok kereler duyduğumuz sözler. Bu ve buna benzer sözler iki kelimeyi yanlış bilmemizden/öğrenmemizden kaynaklanır. ‘Tevekül’ ve ‘kanaat’.

    Evet insan kanaatkâr olmalıdır. Elindekilerle yetinmesini bilmelidir. Ama kazançlarıyla yetinmelidir. Bizler birşeyler için sürekli gayret gösteririz. Çalışırız, didiniriz. Önümüzde yaptığımız işler ve sonuçları var. Yani emek ve mahsul. İşte can alıcı nokta burada. Emeğin kendisine, eyleme, çalışmaya kanaat etmemek. “Ve (yine bildirilmedi mi ki) şüphesiz insan için, (kendi) çalıştığından başkası yoktur..” (Necm, 32) Bunların sonucunda elde edilen mahsule, kazanca, meyvelere, ürünlere kanaat etmek. Emeğe, çalışmaya kanaat kötülenmiştir. Neticeye kanaat övülmüştür. Kazanca kanaat, işe olan gayretimizi, heyecanımızı, meylimizi artırır. İşte büyük zatların hayatları. Çalışmaları olan ibadetlere, hizmetlere kanaat etmemişlerdir. Daha fazla çalışmak istemişlerdir. Hizmetlerine vaktin yetmediğinden şikâyetçi olmuşlardır. İşte ecdadımız.. Gözümüzün önünde Avrupa, Japonya ve diğer gelişmiş ülkeler.

    Emeğin kendisine olan kanaatimiz ise şevk ve gayretimizi binden bire indirir. Ve bizlere, “Çalışıyorum. Elime hiç bir şey geçmiyor! Ne için bu işe gideyim? Neden bunu yapayım, devam edeyim?” sözlerini söylettirir. Bizleri atalet zindanlarına atar. Ertesi gün olan işe meylimizi kırar. İhtiyaç, fakirlik belasıyla karşı karşı bırakır. İşte bizler!

    Gelelim ikinci kelime olan ‘tevekkül’e… İnsanlar, peygamberlerin getirdikleri ilâhi şeriatlere ve Allah’ın koyduğu tabiat kanunlarına muhatap olurlar. İlâhi şeriatlere muhalefetin cezası çoğunlukla âhirete kalırken, tabiat kanunlarına muhalefetin cezasını hemen görürler. Küçük-büyük, insan- hayvan, zâlim-mazlum fark etmez.

    Bir maksadın ele geçmesi için öteden beri bilinen çareler, tedbirler, yollar ne ise onları uygulamak gerekir. Çünkü Allah, bu âlemde herşeyin, her hâdisenin meydana gelmesini birtakım sebeplerin ve çarelerin tatbik edilmesine bağlamıştır. Buna ‘tesbîb hikmeti’ denir. Yâni birseyin yaratılmasi, bir isteğin verilmesi, onunla ilgili sebeplerin meydana gelişinden sonra gerçeklesir. Allah’ın âdeti bu sekilde devam etmektedir.

    Tevekkül demek, vazifeyi, yapılacak işi, görevi Allah’a havale etmek değil; netice hakkındaki emri ve kararı Ona bırakmak demektir. “...Bir kere azmettin mi artik Allah`a tevekkül et.” (Âl-i İmrân, 159) meâlindeki âyet buna işaret eder.

    Bir çok insan burada hataya düşerek tevekkülü, vazifenin ifâsını, Allah’a havale etmek sanarak tembelliğe düşerler. Sebeblere sarılmadan Allah’a yapılan tevekkül, tevekkül değil tembelliktir. Bu da İslamiyette menedilmiştir. Resûlullah Efendimiz (asm) “Devemi bırakıp tevekkül edeyim.” diyene “Bağla da öyle tevekkül et!” (İbn-i Asâkir) buyurmuşlardir.

    “Hani bir zamanlar Mûsa kavmi için su istemisti, biz de: ‘Asânla taşa vur!’ demiştik, bunun üzerine o taştan on iki pınar fışkırmıstı...» Elmalılı Hamdi Yazır bu âyetin tefsirinde şunları söylüyor: “Hz. Mûsa, susuzluktan ve kuraklıktan yanıp kavrulan kavmi için Cenâb-ı Hak’tan su diliyor, yağmur duâsına çıkıyor. Cenâb-ı Allah da bu duâyı kabul ile istenilenden daha büyük hârikulade bir nimet ihsan ediyor. Gelip geçici bir yağmur yerine, İsrailoğulları’nın on iki boyundan her birine mahsus ayrı ayrı on iki pınar fışkırtıyor ve bununla yüce varlığına ve ilâhî inâyetine açık bir belge bahşediyor. Öylesine bahşediyor ki, duânın arkasından fiilî bir teşebbüsün lüzumunu emrediyor, ‘asân ile taşa vur!’ diyor.” (Hak Dini Kur’ân Dili, Bakara 1/60. âyetin tefsiri)

    Sebeblere müraacat etmek fiili bir duâdır. Sebeblerin, hadisenin meydana gelişinde hiçbir tesirleri yoktur. Sebeblere yapışmak demek Allah’ın âdetine uygun hareket etmek, başarıyı o yoldan istemek demektir. “Ben böyle yaptım. Onun için kazandık. Bu sebebler olmasaydı işler olmazdı. Bunlar olduğu için şunlar oldu” gibi sözler oldukça yanlış olur. Çünkü hiçbir sebebin haddi değil ki küçük bir ekmek için koca dünyayı güneş etrafında döndürsün. Gece - gündüzü getirsin. Rüzgara hükmedip, bulutlardan rahmet damlalarını sağsın. İnce, nazik olan köklere, taşları ve toprağı deldirsin.

    Âlemde bu ilahi âdeti gördükten sonra bize düşen iş; kendi vazifemizle Allah’ın vazifesini karıştırmamak. Bizim vazifemiz: yapılacak bir işin şartlarını, kurallarını, vesilelerini bulmak ve elden geldiği kadar tatbik etmek. Neticeyi Allah’a bırakmak. Neticeyi vermek, vermemek, az vermek, çok vermek O’nun elindedir.

    Netice-i kelâm: Emeğe değil, mahsule kanaat etmek; vazifeyi havale değil, neticeyi Allah’a bırakmak; sebeblerin icadda tesir sahibi olmadığını bilmek ‘kanaat’ ve ‘tevekkül’ mevzusunun özüdür.