Toplumsal alanda yapılan inkılaplar ve özellikleri

Konusu 'Cumhuriyet Tarihi' forumundadır ve Nehir tarafından 9 Ocak 2014 başlatılmıştır.

  1. Toplumsal alanda yapılan inkılaplar

    Tekke, Zaviye ve Türbelerin Kapatılması (30 Kasım1925)

    Cumhuriyetin ilk yıllarına gelinceye kadar, toplum hayatında tekke, zaviye ve türbeler önemli bir yer tutuyordu. Tasavvufa dayanan, Allah’a ulaşmak için tutulan yola tarikat, tarikat mensuplarının toplandığı dini ve sosyal faaliyetlerini gerçekleştirdikleri yerlere tekke, küçüklerine de zaviye adı verilirdi.

    Selçuklular ve Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde Anadolu’nun Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında önemli katkıları olan tarikatlar, daha sonraki yüzyıllar içerisinde asıl amaçlarını kaybettiler. Yapılmak istenen her yenilik hareketine karşı çıkarak, devlet ve toplum için bir sorun haline geldiler. Ayrıca bu kurumlarda bazen dini duygular istismar ediliyor, İslam dini ile bağdaşmayan inançlar ve adetler ortaya çıkıyordu.

    Osmanlı toplumunda, türbe ve yatırlarında ayrı bir yeri vardı. Türbedarlık bazen bir kişinin bazen de bir ailenin elinde bulunuyordu. Türbedarlar buraları ziyaret eden kişilerin adakları ile geçinirlerdi. Bu durum öylesine yaygın bir hale dönüşmüştü ki, bazı kişiler uydurma türbeler inşa ederek bu yolla geçimini sağlar hale gelmişlerdi.

    Gazi Mustafa Kemal, 25 Ağustos 1925’te Kastamonu gezisi sırasında bu konuya değinerek, tekke zaviye ve türbelerin kapatılması gerektiğini şu sözlerle ifade etti: “Efendiler ve ey millet! Biliniz ki; Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve hakiki tarikat medeniyet tarikatıdır. Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak, insan olmak için kâfidir. Tarikat reisleri, bu dediğim hakikati bütün açıklığı ile idrak edecek ve kendiliklerinden derhal tekkelerini kapatacak, müritlerin artık vasılı rüşt (karar yeteneğine sahip) olduklarını elbette kabul edeceklerdir.”

    30 Kasım 1925’te çıkarılan kanun ile tekke, zaviye ve türbeler kapatıldı. Bu yerlerin sahiplerinin mülkiyet haklarına dokunulmadı. Cami yada Mescit olarak kullanılan ibadet yerleri olduğu gibi bırakıldı.

    Aynı kanunla o güne kadar kullanılan; Şeyhlik, dervişlik, seyitlik, dedelik, müritlik, çelebilik, emirlik ve türbedarlık gibi tarikat unvanları da kaldırıldı. Bu insanların o güne kadar giydikleri kıyafetler yasaklandı.

    30 Kasım 1925’te aynı kanunla türbelere de düzenlemeler getirildi. Tekke ve zaviyelerin dışında Osman Gazi, Fatih Sultan Mehmet, Mevlâna gibi din büyüklerinin ve devlet kurucularının türbelerine dokunulmadı. Bunların halk tarafından ziyaret edilip, saygı ile anılmasına imkân sağlanarak bu yerler devlet koruması altına alındı.

    Kılık ve Kıyafette Değişiklik

    Osmanlı Devleti zamanında toplumda bir kıyafet birliği yoktu. Sayıları oldukça fazla olan Müslüman ve Hristiyan din adamları kendine has dini kıyafetleri ile dolaşıyorlardı. Aydınlar, elbiseleri batılı görünüşünde olmasına rağmen, başlarında kırmızı püsküllü fes ile gezerlerdi.

    II. Mahmut döneminde sadece askerlerle memurlara setre ve pantolon, başlık olarak fes giyme zorunluluğu getirildi. Halk ise dilediği gibi giyinebiliyordu. Sarık Müslüman din adamlarının simgelerinden biriydi. Bu nedenle halk, sarık saranlara saygı gösterirdi. Ancak zamanla sarık, kişisel ve siyasi amaçlara alet olmaya başladı.

    Birinci Dünya Savaşı sırasında askere, enverî yada kabalak adı verilen bir serpuş giydirilirdi. Kurtuluş Savaşı’nda ise kalpak, Milli mücadele’nin sembolü olarak kullanıldı.

    Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasından sonra toplumun giyim kuşamı konusunda da yeni düzenlemeler yapılması gerektiğine inanan Mustafa Kemal Paşa, 23 Ağustos 1925’te Kastamonu ziyaretinde halkı başındaki şapka ile selamladı. Halkta aynı heyecanla kendisine karşılık verdi. Kastamonu İnebolu’da yaptığı konuşmada: “Uygarım diyen Türkiye’nin gerçekten uygar olan halkı, baştan aşağı dış görünümü ile uygar ve gelişmiş olduklarını göstermek zorundadır! Şapkaya itiraz edenler vardır, Onlara diyeyim ki çok gafilsiniz ve çok cahilsiniz! Onlara sormak isterim, Yunan serpuşu olan fes giymek caiz olurda, şapkayı giymek neden olmaz? Ve yine onlara ve bütün millete hatırlatmak isterim ki, Bizans papazlarının ve hahamların hususi kisvesi olan cüppeyi ne vakit, ne için ve nasıl giydiler?”

    Mustafa Kemal, şapka inkılabını neden Kastamonu’da yaptığını soranlara şu cevabı vermiştir: “Kastamonu ve dolaylarına ilk kez gidiyorum, halk benim başımda ne görürse onu kabullenecekti. Halbuki, İzmir’de bu işi yapsaydım yalnızca şapkamı göreceklerdi.”

    Mustafa Kemal’in Ankara’ya dönmesinden sonra çıkarılan bir hükümet kararıyla, bütün memurlara şapka giyme zorunluluğu getirildi. 25 Kasım 1925’te Şapka Giyilmesi Hakkında Kanun çıkarılarak fes ve benzeri başlıklar yasaklandı.

    3 Aralık 1934’te çıkarılan bir kanunla, hangi dinden olursa olsun, din adamlarının dini kıyafetlerini sadece ibadet yerlerinde giyebilecekleri kararlaştırıldı. Bundan her dinin başkanları muaf tutuldu.

    Soyadı Kanunu’nun Kabulü (21 Haziran 1934)

    1934 yılına kadar Türk toplumunda soyadı yoktu. Bu durum, toplumsal ilişkiler için büyük bir eksiklikti. Evlilik birliğinin soyadsız olması çok sakıncalıydı. Nüfus kayıtları düzgün değildi. Ekonomik ilişkilerden askere alma işlerine kadar tüm işlemlerde soyadı bulunmaması nedeniyle büyük sıkıntılar yaşanıyordu. İnsanlar doğdukları yere ve aile lakaplarına göre adlandırılıyordu.

    Bütün bu karışıklıkların giderilmesi amacıyla 21 Haziran 1934’te Soyadı Kanunu çıkarıldı. Herkesin ilk adından başka soyadı taşıması zorunlu tutuldu. Alınacak olan soyadları Türkçe olacak, rütbe, memurluk, yabancı ırk ve millet adlarıyla, gülünç, ahlaka aykırı olan kelimeler soyadı olarak kullanılmayacaktı.

    Soyadı Kanunu’nun kabulünden sonra TBMM tarafından Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal’e, 24 Kasım 1934’te çıkarılan özel bir kanunla Atatürk soyadı verildi. Başka bir kanunla da bu soyadın başkaları tarafından kullanılması yasaklandı.

    Toplumda ayrıcalık ifade eden ağa, hoca, paşa, molla, bey, hafız, efendi, beyefendi, hanım, hanımefendi, hazretleri, zade gibi unvanların kullanılması aynı yıl içerisinde çıkarılan kanunla yasaklandı. Yalnız, bugün kullandığımız hanımefendi, beyefendi gibi kelimeler artık toplumsal bir yapının ifadesi değil, bir incelik ifadesi olduğu için günümüzde de devam ettirildi.
     

  2. Takvim Saat ve Ölçülerde Değişiklik

    Osmanlı Devleti zamanında ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında, zaman ölçüsü olarak Hicri ve Rumi takvimler ile alaturka saat (yaz-kış, güneşin battığı an saatin 12 kabul edilmesi) kullanılıyordu. Bu durum dış ülkelerle olan ticari ilişkilerde güçlüklere neden oluyordu. Bu güçlükleri ortadan kaldırmak için 26 Aralık 1925’te kabul edilen bir kanunla Hicri ve Rumi takvimler kaldırılarak yerine Miladi Takvim, alaturka saat yerine milletler arası saat kabul edilerek bir gün 24 saatlik eşit zaman dilimi içinde düzenlenerek, bu konudaki ayrılığa da son verildi.

    20 Mayıs 1928’de milletler arası rakamlar yürürlüğe girdi. 26 Mart 1931’de ağırlık ve uzunluk ölçü birimleri de değiştirildi. Eskiden kullanılan arşın, okka, endaze gibi kullanımı zor, hem de bölgelere göre değişen birimler kullanımdan kaldırıldı. Uzunluk ölçüsü olarak metre, ağırlık ölçüsü birimi olarak kilogram kabul edildi. Bu sayede ticari ve ekonomik işlemler kolaylaşmış, yurdun her yerinde tam bir ölçü düzeni kurulmuştur.

    1935 yılında çıkarılan bir kanun ile de daha önceden cuma günü olan hafta tatili, pazar gününe alınmıştır.

    Kadın Haklarının Kabulü

    Türk kadınının tarihteki yeri

    Eski Türk devletlerinde kadının toplum ve aile içerisinde önemli bir yeri vardı. Tek eşlilik esastı. Miras ortaktı. Çocuklar üzerinde babanın olduğu kadar annenin de hakkı vardı. Türk hükümdarları sefere çıktığı zaman eşi olan “hatun”, hükümdar gibi elçi kabul eder, kurultay toplayabilirdi.

    Türk devletlerinde sayısız hayır ve bilim kurumları hatun’lar tarafından yada onlar adına kurulmuştur. Kadınların örtünmesi ile ilgili kurallar yoktu. Kadınlar; kale muhafızı, vali ve elçi olabiliyorlardı.

    İslamiyet’in kabulünden sonra, Osmanlı Devleti zamanında erkeğin birden fazla kadınla evlilik yapması, dilediği zaman eşini boşayabilmesi, kız çocukların mirastan yarım hisse alması, mahkemelerde bazı durumlarda iki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliğine denk sayılması gibi durumlar meydana gelmiştir. Bu durum Cumhuriyet dönemine kadar devam etmiş, Medeni Kanun’un Kabulü (17 Şubat 1926) ile kadınlar toplumsal yaşamda geniş haklara sahip olmuşlardır.

    Türk kadın hakları ve aile hayatı

    Kurtuluş Savaşı yıllarında vatan savunması sırasında erkeğinin yanında görev yapan Türk kadını, toplum hayatında layık olduğu yeri almalıydı. Mustafa Kemal, Ocak 1923’te İzmir’de halkla konuşurken Türk kadını hakkındaki görüşlerini şöyle açıklıyordu: “Milletimiz güçlü bir millet olmaya azmetmiştir. Bunun gerekçelerinden biri de kadınlarımızın her konuda yükselmelerini sağlamaktır. Bundan dolayı, kadınlarımız ilim ve fen sahibi olacaklar ve erkeklerin geçtikleri bütün öğretim basamaklarından geçeceklerdir. Kadınlar toplum hayatında erkeklerle birlikte yürüyerek birbirinin yardımcısı ve destekçi olacaklardır.”

    Medeni Kanun’un Kabulü ile Türk kadınının, toplum ve aile hayatında kazandığı haklar;

    -Sosyal Haklar: Kadının erkek karşısındaki eşitsizliği kaldırıldı. Türk kadını resmi nikah, boşanma, çocukların vesayeti, mirasta eşitlik ve meslekte çalışma haklarına kavuştu.

    -Siyasi Haklar: 3 Nisan 1930’da belediye seçimlerinde, 1933 yılında muhtarlık seçimlerinde, 5 Aralık 1934’te yapılan Anayasa değişikliği ile de milletvekili seçimlerinde Türk kadınlarına seçme ve seçilme hakkı tanındı.

    Atatürk, milletvekili seçimlerinde Türk kadınlarına seçme ve seçilme hakkının verilmesi ile ilgili görüşlerini şöyle ifade etmiştir: “Türk kadınına bu hakkın bir lütuf olarak verildiği kanaatinde değiliz. Kimse bu kanaatte olamaz. Bir memlekette ki, yurdun her tarafı istilaya uğradığı zaman, kadınlar ateş altında erkeklerle beraber omuz omuza çarpışırlar, memleketin geri kalan kısmını korumak ve beslemek için tarlanın kara toprağından yiyecek çıkarmaya çalışırlar, elbette bu varlıkların, yurdun her köşesinde ve her tabakasında söz söylemeye hakları vardır.”

    Türk kadınlarına siyasi hakların verildiği yıllarda, birçok Avrupa ülkesinde kadınlar bu hakları henüz kazanamamışlardı.

    Toplumsal alanda yapılan inkılaplar, Türk milletini her türlü hurafe ve batıl inançlardan kurtardığı gibi, Türk kadınını toplum içerisinde söz sahibi yapan bir çok hakları bünyesinde barındırarak, bir çok Avrupa ülkesini bu konuda geride bırakmıştır. Yine takvim, saat ve ölçülerde yapılan değişiklikler ile de dünya ile olan ticari ve sosyal ilişkiler bir düzen içerisinde yürütülerek, ticari açıdan da fayda sağlanmıştır.