Uzun Monologlar Örnekleri

Konusu 'Türkçe edebiyat' forumundadır ve Lavinia tarafından 22 Ocak 2013 başlatılmıştır.

  1. uzun monolog örneği

    (1) AFFEDERSİNİZ (MONOLOG)

    Şu affedersiniz sözüne o kadar bozuluyorum ki, sormayın...

    Kalabalık bir caddesiniz. Zaten zor yürüyorsunuz. Biri geliyor, tam nasırınızın üstüne basıyor. Siz iki büklüm kıvranıyorsunuz. O dönüp;
    - Affedersiniz diyor.
    Affedersiniz deyince iş bitiyor. Oh, ne güzel.

    Lokantada yemek yiyorduk. Nefis bir et yemeği geldi. Bol sal*çalı, dumanı üstünde. Karnım da açlıktan zil çalıyor. Hemen ça*talla, bıçağa sarıldım. Fakat bir de ne göreyim? Tabağın içinde küçük bir affedersiniz. Anlamadınız değil mi?
    Hepiniz yüzüme şaşkın şaşkın bakıyorsunuz. Sinek çıktı, sinek... Garsonu çağırdım.
    Geldi:
    - Affedersiniz, diyerek tabağı aldı, götürdü. Sanki o "affeder*siniz"le tüm tencere temizlendi. Tabi lokantadan bir şey yemeden çıktım.

    Okuldan eve dönüyordum. Şık bir hanım kürk mantosuna bü*rünmüş, kaldırımda yavaş yavaş yürüyor. O sırada bir otomobil hızla geçti. Orada bulunan su birikintisinden sıçrayan sular kadınca*ğızı baştan ayağa ıslatmaz mı! Hem de çamurlu suyla. Güzelim kürk manto gitti. Araba biraz ileride durdu. Şoför arabadan başını çıkararak yanına yaklaşan kadına, “affedersiniz”i yapıştırdı.
    Ama bayan çok sinirlenmişti:
    - Bu manto affedersinizle temizlenmez, dedi. Eğer temizleyici parasını vermezseniz; sizi şikâyet ederim.
    Şoför şaşırdı. Bunu da “affedersiniz”le geçiştireceğini sanmıştı. Ama yanılmıştı. Kadın çok çetin cevizdi. Çıkarıp temizleyici parasını vermek zorunda kalınca aklı başına geldi.

    Beslenme saatiydi. Ali bir dirsek darbesiyle benim bardağı ye*re düşürdü. Bardak tuzla buz oldu. Ali hemen:
    - Affedersin, diye özür diledi.
    - Yoo Ali, dedim. Bu bardak affedersin ile yerine gelmez. Sen önce bana kendi bardağını ver, sonra özür dile, dedim.
    Ali'nin bardağını aldım.
    Sanırım bu ona iyi bir ders olmuştur.

    (2) YERLİ PUSULA (MONOLOG)

    Affedersiniz efendim. Aranızda bir terzi ya da kumaş tüccarı varsa çok rica ederim haber versin, bir şey soracağım.

    (Biraz durur.) Yok galiba... (Sağa, sola bakar) Evet yok... Ama, bu nasıl olur? Allah nazardan saklasın, bu kadar kalabalık içinde kumaştan anlayan bir kişi de çıkmaz mı? Şaşılacak şey doğrusu....

    Terzi, tüccar aradığıma bakıp da bedava elbise mi yaptıracağımı sandınız yoksa? Ne münasebet a efendim!

    Şu üzerimdeki elbiseyi babam daha yeni yaptırdı. Arkadaşlarım, kıskandılar mı nedir, beni kızdırmak için ağız birliği etmişler... Neymiş, elbisem yerli malı değilmiş... Çorabımın ipliği, pabucumun derisi Avrupa’dan geliyormuş.

    Ne münasebet a efendim! Ben tepeden tırnağa dek yerli malı kullanırım... İçim, dışım, varım, yoğum hep yerli malı...

    Babam çok titizdir... Evimize şimdiye dek yabancı mal sokmamıştır. “Çıplak kalacağımı bilsem yabancı malı giymem.” dediğini kaç kez duydum...

    Benim de üstümdekiler öz yerli malı... Fabrikalarımız harıl harıl kumaş dokuyor... Hem de ne güzel kumaşlar... İnsan bakmaya kıyamıyor.

    Şu ayakkabım da yerli malı. Beykoz fabrikasında yapılmış... Taş mı taş... Eskitebilene aşk olsun...

    (Biraz dolaşır. Durur, seyircilere bakar.) Ne o? Bir çoğunuz, omuzuma astığım şu kutuya bakıyorsunuz. Yabancı malı mı sandınız yoksa?

    Ne münasebet a efendim! O da yerli... Fotoğraf makinesi falan değil... Mühendis dayımın yeni bir buluşu... pusula gibi bir şey... Ama, yaptığı iş çok yararlı.

    Merak etmeyin, size de göstereceğim... Bu araç yerli malıyla yabancıyı kolay seçmeye yarar... Bunu, bir yabancı malın yanına uzattınız mı, kuzey yönünü gösteren pusula gibi, ibresi hemen o tarafa döner. Eğer yerli ise hiç istifini bozmaz.

    Hazır olun, yanınıza geliyorum... Aranızdan geçerken, elimdeki bu aracın ibresi kimden tarafa dönerse ben de ona döneceğim ve diyeceğim ki:

    - Ey sayın bayan, yahut bay! Demek siz hâlâ yabancı malı kullanıyorsunuz. Yerli mallarımızın her bakımdan üstünlüğünü bütün dünya takdir etmiştir. Sırtınızda taşıdığınız bu yabancı malı omuzunuzu çökertiyor mu? Ona verdiğiniz paranın nereye gittiğini düşünmüyor musunuz?

    Seyircilerin arasında biraz dolaşır. Ara sıra elindeki araca bakar. Tekrar sahneye döner.)

    Çok şükür... Makinede hiç kıpırtı olmadı... Demek, müsameremize onur veren büyüklerimizin hepsi yerli malı kullanan ve onun geniş anlamını bilen kimseler... Var olsunlar! Var olsun yerli malı!

    (3) DAHA NE SÖYLEYEYİM (MONOLOG)

    Buraya niçin çıktım biliyor musunuz? Nereden bileceksiniz! Bari ben söyleyeyim. Efendim, size şimdi bir nutuk çekeceğim.

    Neden şaştınız? Yalnız büyükler nutuk çekmez ya, biz de çekeriz.. Hem de sık sık...

    Bayram Haftası der, nutuk çekeriz. Kitap Haftası der, nutuk çekeriz.

    Allah korusun,Verem Haftası, Tutum Haftası, anneler Günü, Babalar Günü, Yılbaşı, Yıl sonu, Çocuk Haftası der, çekeriz nutukları...

    Biz bu sayılı haftaları, günleri arkadaşlarla paylaştık. Bana Tutum Haftası düştü. En zoru da işte bu... Ben size şimdi ne söyleyeyim, bilmem ki!..

    (Biraz durur.) Arpacı kumrusu gibi düşünmektense bir şeyler söylemeliyim...

    Hah, aklıma geldi, durun... (Yüksek sesle) Kumbarası olanlar ellerini kaldırsınlar! (Bekler, sayar gibi yapar) Gördünüz mü? Kumbarasızlar daha çok... Ben şimdi size ne söyleyeyim, bilmem ki!..

    Peki, bankada hesap açtıranlar ellerini kaldırsınlar! (Bekler, gene sayar gibi yapar.) İşte, demedim mi? Gene hesapsızlar daha çok... Ben size şimdi ne söyleyeyim; bilmem ki!...

    Haa, affedersiniz. Başkasının parasını, malını, mülkünü sormak ayıp sayılır ama, ben size başka ne sorayım, bilmem ki!..

    Durun, durun, buldum... Yerli malı sevenler ellerini kaldırsınlar! Çekinmeyin canım, kaldırın. Bu da ayıp değil ya... Hem, yerli malını sevmek bir vatan borcudur. (Çabuk çabuk sayar.) Bakın, eller Mehmetçiklerin süngüleri gibi havaya dikildi. Elleriniz, gönülleriniz dert görmesin!

    Ama öğretmenimiz diyor ki: “Yerli malını sadece sevmek yetmez. Onu kullanmak, çoğaltmak da gerek.”

    Ben giyimden, kuşamdan pek anlamam ya, zannedersem hepiniz, tepeden tırnağa, yerli malı giymişsiniz. İşte buna çok sevindim, doğrusu...

    Hem, yerli malı kullananlar tutumlu da olurlarmış... Demek, hepiniz tutumlusunuz. İşte, buna da çok sevindim...

    Zaten bu zamanda tutumsuz olanlar gemilerini kolay kolay yürütemezler. Ya kömürleri biter ya karaya otururlar...

    (Biraz dolaşır, düşünür.) Ben size bir şey daha söyleyecektim ama, neydi acaba? Neydi acaba?

    Siz de bilirsiniz, Nasreddin Hoca bir gün camide vaaz edecekmiş. Yani benim gibi nutuk çekecekmiş...

    - Ey cemaat! Size bir şey söyleyecektim ama, bir türlü aklıma gelmiyor, deyip gene durmuş.

    Bu hale dayanamayan oğlu bağırmış:

    - Baba kürsüden inmek de mi aklına gelmiyor?

    Siz söyleyin büyüklerim, ben size daha ne söyleyeyim, bilmem ki!...
     

  2. (4) DEDİKODUYU HİÇ SEVMEM (MONOLOG)

    Dedikoduyu hiç sevmem. Başkasının etlisine, sütlüsüne karışmak hiç hoşuma gitmez. Neme lazım, bu huyumdan çok memnunum.

    Bu yıl okullar açıldı açılalı hiçbir arkadaşıma “Gözünün üstünde kaşın var.” demedim. Laf aramızda bazı çocuklar, pek alıngan olurlar. Hele bir tanesi var ki, şimdi adı lazım değil, buluttan nem kapar.

    Geçenlerde ona; Kardeşim dedim, Matematik problemlerini çözerken evde sana kim yardım ediyor? Açtı ağzını, yumdu gözünü de bırakmadı bana…

    Oysa sıra arkadaşı Ali’den şey pardon adını söylememeliydim söylemediğini, kaç kez duydum. Ödevlerini hep ablasına yaptırıyormuş.Neme gerek, kime yaptırırsa yaptırsın. Öğretmen anlamaz ki sanki……? Çekirge bir sıçrar, iki sıçrar, üçüncüde de ele geçer.

    Neme gerek, biz kendi işimize bakalım. Dedikoduyu hiç sevmem doğrusu.Falan şöyle yapmış, filan böyle yapmış.Bana ne? Her koyun kendi bacağından asılır.

    Ha, koyun dedim de aklıma geldi. Geçen gün sınıfta öğretmenimiz yanımdaki arkadaşa: “Koyunla keçi arasındaki benzerlikleri söyle!” dedi. Çocuk ne dese beğenirsiniz?Koyunun eti, sütü, kellesi keçiye benzermiş……

    Benzese bari. Kendimi tutamadım, fık diye güldim.Bana öfkeyle baktı.Koyunla keçiyi tanımayan bu çocuk kim, biliyor musunuz?

    Söylemem, söylemem.Söylersem dedikodu olur.Zaten çok alıngan bir çocuk. Ona sınıfta herkes mıknatıs Süleyman diyor. Ne söylense hemen kendine çekiyor.Neme gerek benim bir şey söylediğim yok. Dedikoduyu hiç sevmem……

    Sınıfta 42 çocuğuz.Hiç birimizin huyu ötekine uymuyor.Hele bir çocuk var ki, adı gerekli değil, dedikodu yapmadığı gün yoktur.Beni ona çekiştirir, onu bana çekiştirir.

    Bir gün artık dayanamadım.

    -Ayşe, dedim, bu yaptığın doğru değil.Bırak artık şu dedikoduyu. Herkesi birbirine katacaksın……

    Durdu durdu da bana ne söyledi bilir misiniz? Söylemem, söylersem dedikodu olur.

    (Seyircilere doğru eğilir. Elini ağzına koyar, hafif sesle

    Ama, siz yabancı sayılmazsınız. Benden duymuş olmayın.O çocuk bana:

    -Dedikoducu senin gibi olur, dedi.

    (5) İNŞALLAH MAŞALLAH (MONOLOG)

    (Monologcu çocuk sahneye –mümkünse- üç tekerlekli bisikletle çıkar. Seyircilerin önünde fren yapar, durur. Arkasına bakar, derin bir “oh” çeker.”)

    Bisikletim var diye sakın beni kıskanmayın! Var ama, ağız tadıyla binemeyeceğim artık... Şu dört yol ağzındaki trafik memurundan işitmediğim kalmadı. Neymiş? Dedem yerindeki adamı, az kalsın çiğneyecekmişim.. Çiğnemedim ki... Vallahi de çiğnemedim, billahi de çiğnemedim.

    Bir haftadan beri ne güzel gezip dolaşıyordum. Nazar değmesin diye, görenler hep maşallah çekiyorlardı..

    Haa, maşallah dedim de aklıma geldi. Ben maşallah ile inşallahı birbirine hep karıştırırım. Bu yüzden daha dün babamdan bir araba azar işittim. Bugün de trafik memuruyla o adam beni sorgu yağmuruna tuttular. Biri bıraktı, biri sordu. Biri bıraktı, biri sordu:

    - Bir tarafın kırılmadı ya? dediler.

    - İnşallah, dedim...

    - Epey sağlam kafan varmış, dediler.

    - Maşallah, dedim.

    - Adın ne bakayım senin?

    - İnşallah, şey, Sadullah...

    - Bu bisikleti sana alana ben ne diyeyim?

    - Maşallah?

    - Allah sana da, babana da akıllar versin!

    - Karşında senin deden yerinde adam var.

    - Maşallah!

    - Bir daha seni buralarda görmeyeyim...

    - İnşallah!

    - Görürsem, kulağından tuttuğum gibi, seni tavana asarım.

    - Maşallah!

    Velhasıl, korkumdan, maşallahla inşallahtan başka ağzımdan söz çıkmadı.

    (Biraz durur. Bisikletine bakar, konuşur.)

    Şimdi ben seni ne yapayım a şeytan arabası?

    Sat desen, satamam. At desen, atamam. Başıma tatlı bela kesildin.

    (Bir düdük sesi duyulur. Kulak kabartır.)

    Duydunuz mu? Gene onlar... Peşimi bırakmıyorlar ki sizinle rahat rahat konuşayım... Neyse, alt tarafını, maşallah, şey inşallah başka sefer anlatırım. Hoşça kalın!

    (Pedalı çabuk çabuk çevirir, gider.)