Yalnızlık Hakkında ilgili sözler yazılar

Konusu 'Karışık Sözler' forumundadır ve Elif tarafından 10 Haziran 2013 başlatılmıştır.

  1. Elif

    Elif Yönetici Admin

    Yalnızlık alakalı yalnızlık İle ilgili Yazılar
    Yalnızlık hakkında yazılar


    Yalnızlık kuyusu

    Eskiden bayramlar, hısım akrabanın, eşin dostun, konu komşunun bir araya geldiği şenlik günleriydi. Şimdi özellikle büyük şehirlerde herkes evinden kaçıyor.
    Kimse bana gelmesin,
    Ben de kimseye gitmeyeyim hesabı yapıyor.
    ***
    İnsanlar birbirleriyle kaynaşmak istemiyor.
    Yalnızlık arıyorlar.
    ***
    Yalnızlık arzusu yeni yüzyılın getirdiği en büyük değişikliklerden biri.
    Melankoli hali.
    Kendi iç alemine gömülüp dışarı ile irtibatı kesme hali.
    ***
    Yalnızlık arzusunu doğuran nedir?
    Gelişmiş ülke insanının yüzyıl önce girdiği koyu ferdiyetçilik sürecine Türkiye 35-40 yıl önce girdi.
    İnsanların ümidsizliğe düştüğü..
    Birbirine düşmanca baktığı..
    Muhatabından zarar gördüğü ortamlarda ferdiyetçilik başlar.
    ***
    Aslında dini bayramlar;
    Halleşmek,
    Kaynaşmak,
    Hemdert olmak için güzel bir fırsattır.
    İşin bu cephesi unutulduğu için bayramlar bir haftalık mesai boşluğu gibi düşünülüyor.
    ***
    İnceliklerin yerini kaba davranışlar aldı.
    Herkes yalnız kalmak,
    Yalnızlık kuyusuna girip kendi hayatını yaşamak istiyor.
    Halbuki bizde bir ölçü vardır.
    Acılar paylaşıldıkça azalır, sevinçler paylaşıldıkça çoğalır.
    Bayramlar bu sözün realizasyonu gibidir.
    Sevmek,
    Sevilmek,
    Sevinmek günüdür.
    İnsanlar bu günlere muhtaç olduklarını eninde sonunda anlayacaklardır.

    Varlar ve yoklar

    “Yalnızlık paylaşılmaz. Paylaşılsa yalnızlık olmaz” der ünlü bir söz. Yalnızlık ürkütücüdür. İnsan korkar ondan. Dünyalara sahip olsa tek başına keyif alamayacağını bilir. Konuşmaya, anlatmaya, dinlemeye, sevmeye, sevilmeye ihtiyacı vardır. Başkalarının kendisini beğenmesini ister. Yemek kadar, içmek kadar muhtaçtır bu duygulara.
    Ve aşk!
    Var olup olmadığı beni hâlâ şüpheye düşüren kaos.
    Var olsaydı eğer kaybolup gitmezdi. Bütün klasikler ayrılığa hatta ölüme rağmen süren aşkları anlatıyor. Bir göz rengine kapılıp gitmeyi anlıyorum. Bir ses tonunda erimeyi… Ama bu aşk olsa bitmemeli gibi geliyor işte. Tutku ve aşkı ayıramıyor muyuz yoksa?
    Kuvvetle istemek başka kendinden vazgeçip bir başkasını yaşamaya başlamak başka…
    Bitmeyecek sevdaları özlüyorum.
    Bitmeyecek şefkatleri…
    Yani yine imkansızın peşine düştüm gidiyorum. İki seçeneğim var. Ya aşkın var olmadığına ikna olacağım iyice ve bundan sonra hayatımı ona göre şekillendireceğim ya da ölene kadar acı çekmeye talip olacağım.
    Doğrusu artık acı çekmeler zor gelir oldu. Belki yaşım ilerlediğinden belki de gereğinden fazla çekmiş olduğumdan, bilemiyorum.
    Etrafımda olan bitenleri izliyorum bir süredir.
    Hiç bitmeyecek sandığım birliktelikler bitiyor ve başkaları tutuyor o elleri. Arkadaşlarımdan söz ediyorum. Büyük sevdalara düşüp evlenen, çoluk çocuğa karışan on yıldır mutlu evliliklerini sürdüren arkadaşlarımdan… Ben onların yanında hep biraz tutarsız kalırdım. Beni eleştirirlerdi. Çabuk karar verme huyum onları tedirgin ederdi. Hep de haklı çıkarlardı.
    Şimdi oturduğum yerden onların hızla kararlar verdiklerini görüyorum. Bu kez ben endişeleniyorum. “Durun. Ben bu hataları yaptım. Siz yapmayın” demek istiyorum ama biliyorum ki beni dinlemeyecekler. Onlar tıpkı benim gibi hayatın sürprizleriyle tanışmanın peşine düştüler bir defa.
    Bunun ne kadar yorucu ve yıkıcı olduğunu yaşayan bilir.
    Huzurun güvenli dallarına tutunup hayatını sürdürmek biraz tek düze bile olsa sarsmaz. Halbuki insanoğlu bazen sarsılmak istiyor işte. Bütün emniyet kemerlerinden arınıp risk almak için yanıyor.
    Kader faktörünü göz önünde bulundurup sakinleşmek lazım belki. Olacak olanların olmak zorunda olduğunu bilip biraz kendisini bırakması gerekiyor bireylerin. Ama bu bir lüks ve faturası ağır.
    Aşık olmak fikri tetikliyor bütün bu karmaşayı.
    İnsanlar istiyor onu.
    İstenmeyecek gibi de değil ki…
    Bir telefonu beklerken yılların geçtiğini sanmak, gerçeklikten soyutlanıp soyutlukta gerçeklenmek güzel.
    Bütün bunları düşününce aşkın var olduğu sonucuna yaklaşıyorum. Ama diğer taraftan bitiş çizgisi beni huysuzlaştırıyor. Bu denli büyük ve ulvi bir his bitememeli. Bitiyorsa büyük olmadığındandır. Halbuki hep bitti şimdiye kadar.
    Günlük koşuşturmalar, üçüncü şahısların etkileri, kıskançlıklar derken eskiyen, eriyen hatta nefrete dönüşen duygular nedir öyleyse?
    Onsuz yaşamayacağını zannederken onsuz kalmak için çırpınmalar nedir?
    Bu soruların cevaplarını bulamadıkça aşkın aslında var olmadığına inanasım geliyor. Böylesi daha güvenli. Aşk yoksa problem de yok!
    Belki ben kendi payıma düşenleri hızla yaşadığımdan bu yorgunluğum. Ama başka insanların kaybetme riskleri de korkmama yol açıyor. O ilişkiler bittikçe aşk yara alıyor. Daha katı, daha gerçekçi çizgiler gülümsüyor alay edercesine.
    İşte o zaman yalnızlık çare oluyor.
    Biraz kendi kendime ve anılarla baş başa kalmak iyi geliyor. Geleceğe fazla gücümüz yetmiyor ama geçmişi hayal gücümüzle renklendirebiliyoruz. Hep iyileri hatırlamaya olan meylimiz yalnızlığı çekilir hale getiriyor.
    Hayatta her duygudan yeterli miktarda olmalı. Fazlası ve azı tadı bozuyor.
    Yalnızlık’sa belli bir oranda el altında olduğunda inanılmaz huzur veriyor.

    Çağımızın hastalığı YALNIZLIK

    Hiç kendinizi tek başına, ama birçok şeyin sahibi olarak düşündünüz mü? Son model bir araba, çok güzel kocaman bir ev ve birbirinden güzel eşyalar, elbiseler ve yalnızlık duygusu!.. Nasıl bir varlık ve yokluk ilişkisi? Soru, insana en başta çok marjinal bir durummuş gibi gelse de; derin düşünüldüğünde özellikle de büyük şehirlerde birçok kişinin ortak derdi: Yalnızlık! Zengin veya fakir kalabalığın içinde kayboluyor gidiyor insan. Okullar kalabalık, gençler yalnızlık’tan bahsediyor. Aileler var, üyeleri yalnızlık’tan bahsediyor. Fabrikalar çalışıyor, işletmelerde günler birbirini kovalıyor insanlar yalnızlık’tan ve gerçek bir dost elin yokluğundan yakınıyor.

    Kayboluyoruz!
    Neler oluyor, hayat kolaylaştıkça bizler niye ferdi hayatın derinliklerinde kayboluyoruz. Komşuluklar, dost sohbetleri, karşılıksız dostluklar nereye gitti. İçinde ağırlayacağımız dostlarımız, göstereceğimiz sevdiklerimiz olmayınca evin, eşyanın ne kıymeti kalıyor? İnsan, insanla mutludur öyle değil mi? Peki nedir içinde bulunduğumuz bu durum. Her gün genç-yaşlı onlarca insan psikologların kapısını çalıyor ve “stresten, anlaşılamamaktan ve yalnızlık’tan” yakınıyor. Son zamanlarda okuyucularımızdan da “arkadaşım kalmadı, dostluklar nereye gidiyor” şeklindeki sorular geliyor.

    Çok yoğunuz…
    Sebeplerine gelince, bir çoğumuz o kadar yoğun bir hayata sahibiz ki; şöyle bir düşündüğümüzde en yakın arkadaşlarımızla bile günlerce, haftalarca görüşemediğimizi fark edeceğiz. Hal böyle olunca da; istemeden birbirimizden uzaklaşıyor ve dost çevremizi kaybediyoruz. Ondan sonra da yalnızlık’tan şikayet ediyoruz. Ancak bu sefer de ne yapacağımızı bilemiyoruz. Bazılarımız için de bazen yetiştiğimiz çevrenin etkisi bazen de kişilik yapımız yüzünden arkadaş edinmek, kendimizi başkalarına anlatmak çok güç. İçinde bulunduğumuz durumdan da hoşnut değilsek, ne yapacağız? Uzmanlar işin sırrının paylaşmaktan geçtiğini söylüyorlar ve bunun hiç de zor olmadığını vurguluyorlar.

    Alıntı...