Zaman Tünelinde Efkâr...

Konusu 'Türkçe edebiyat' forumundadır ve Elif tarafından 3 Ekim 2013 başlatılmıştır.

  1. Elif

    Elif Yönetici Admin

    Zaman Tünelinde Efkar...


    [IMGALT=http://img.webokur.net/upl/uploads/zaman-tunelinde-efkar-73856.jpg]zaman-tunelinde-efkar-73856[/IMGALT]

    Zaman dediğin nedir ki, sonsuzluk içinde bir kavram... Zaman birimini ölçmekle görevli ve her şart ve ortamda aralarında bir can çekişmesi olan akrep ile yelkovan... Aynı fasit daire üzerinde biri diğerini kovalarken sen zaman tünelinde bir adım dahi öteye gidemezdin...


    Zamanın efkârını dağıtırken arta kalan geceden, sana eşlik eden bir mehtaptan ödünç aldığını sandığın aydınlığını karanlıktaki sinene çekmektesin…


    Mehtabın şavkı vururken dingin denize, kayaların suliyeti düşüyordu kıyıdaki kumsala; “korkuluk” olurken gölgeler takımyıldızlar çekiliyordu kuytu karanlıklara…


    Özlem kokan hasretin içini döver gibiyken düşler bahçesine konuk oluyordun; deniz dalgalarıyla dövülen sahilin yosunlarında renkleniyordu sevdan; gök kuşağının farklı renk harmonisinde buluyordu hayat…


    Hüzünlendikçe özlemin artıyordu, adeta eski bir ocakta birikmiş korlu ateşe sürülen cezvede köpüren kahve misali fokurduyordu…

    Sabır sınırında köpükler taşarken, sen vefa busesi olarak, kahvenden bir “fırt” çekiyordun… Kahve telvenin tadını damağında, buharıyla yükselen kokusunu da hapsediyordun ciğerlerime… Öylesine bir çekişti ki sanki ömrüne ömür katıyordu…

    **

    O ömür ki çilelerle dolu geçen zaman tünelinde, kasatura ile saldırıya uğramış gibi dilimleniyordu…

    O dilimleri hatırladıkça; yırtık bir çarığı bile lüks giyecek olarak algılayan çıplak ayakların isyandaydı buz tutmuş sokak başlarında… Yalınayakla geçen tüm çocukluğunu hatırlatan sefil dilimi zamanın, ömrün ne denli yaralayıcı olduğunu anlatmaya kelime bulamıyordu dilin!…



    Hayalî dünyalarda kurduğun düşlerde bile sadece üşüyen kuşlar eşlik ediyordu sana… Avunup da hayal edemeyen, umutlanıp da umutlanamayan, umut denilen huzur verici diyarın kıyısına dahi varamayan biz zaman dilimi olarak geçen gençliğin…



    Gaddarlığın su götürmez katılığında, rüyalarının yasaklandığı bir dünyada yaşamaya mahkûm ediliyordun… Namertler sofrasına konuk edilen hayallerin, yağmalanıyordu renkli düş bahçelerin…



    Hak eden etmeyeni, hakkı olan olmayanı ayırtmadan; gariban kalınan köşede, sefil bir umutla beklerken, şanslı doğumluların payına düşen iri pastanın sevincini yaşarken herkes; bütün mahcubiyetin, sahipsizlik ve çaresizliğinle, duygu çıplaklığınla kala kalıyordun zifiri karanlıkların koynunda…



    Ve zemheri ayazını ta yüreğimden hissederek çok üşüyordun, tepeden tırnağa buz kesiyordun yalnızlığınla… Titreyen bedenin, saran karanlık yalnızlığınla, birbirine çakılan dişlerinle, uyuşan parmaklarınla ağaracak tan yerinden şafağı sökmeye çalışıyordun karanlığın içinden…



    Zaman dilimi ilerliyordu, şafağı beklerken saçlarına Everest tepesine yağar gibi karlar yağmıştı bile… Donuk ağacın kırağılı dallarına benziyordu adeta tomarlı, telli dökülen…



    Dilimli ömrün tatsızlığı, her geçen zaman tünelinde sağa sola savuruyordu bedenini, karşı koyamayacak takatsizliğiyle feryattaydı ruhun… Tüm feryatlara rağmen ilkelerinden geri adım atmadın, yalan ve riyadan uzak durarak vatanına, bayrağına, milletine ihanet etmedin… Gerçekler karşısında, dost bildiklerin karşısında asla kahpe kayışında bilenmedin...



    Mukadder sona doğru yaklaşırken terziye gerek duyulmadığı bir masada, üç metrelik beyaza sarılarak bir sandukaya çivileniyordun… Tabutunun üzerine bir satırlık yazı yazılmıştı, “Geçmişi pürüzsüz olan insanlar ancak gerçekleri söyleyebilirler” diyen fani var…



    (Ramazan Demir)