• 2 sene önce
  • 0 Yorum
  • 944 Görüntülenme

Osmanlı’da Ramazan Adetleri

osmanli-da-ramazan-adetleri6576-s

Osmanlı\’da ramazan adetlerinden biri  hilalin gözlenmesi idi. Ramazan ayı başlangıcı hilali muvakkithane denilen mekanda hesaplanır, cami minareleri ve Galata Kulesi, Beyazıt Yangın Kulesi gibi yüksek yerlerden de gözlenirdi. Hilal’in gözlenmesine küçük çocuklar da katılırdı. Ve hilalin görüldüğü davullarla ilan edilirdi. Çocukların en büyük zevki davulcunun peşinden sokak sokak dolaşmaktı.

Camilerde, şerbetler, lokumlar dağıtılırdı. İstanbul sokakları, Ramazanda kandillerle aydınlatılırdı. Camilerin dışı mahya ile içi kandillerle süslenirdi. Ramazan boyunca camilerde kandil yakılması ise Sultan 1. Ahmet tarafından âdet haline getirildi.
Osmanlı\’da fakirlerin gözdesi, zengin konakları idi. İsteyen istediği vakit hiç bir davet beklemeden, beğendiği bir konağın kapısını çalıp, “İftara Allah misafiri!” diyebilirdi ve bu asla o dönemde yadırganmazdı. Çünkü bu tür davetsiz misafirler için de ayrı ayrı sofralar hazırlanırdı. Evlerde iftar için 3 ayrı sofra kurulurdu. Birincisi Evin beyi ve misafirleri, ikincisi Evin hanımı ve misafirleri, üçüncüsü ise Evin uşakları, misafirleri ve davetsiz misafirler içindi. Lakin her üç sofradaki yemeklerde aynı olurdu. Orta halli âilelerde de yedi akşam komşulara iftar verilirdi.

Osmanlı devleti döneminde Ramazanın ilk cuma namazı Ayasofya’da kılınırdı. İkinci cuma Eyüp Sultan’da, üçüncü cuma Fatih’te, dördüncü  Cuma da Süleymaniye’de kılınırdı.Hemen  her mahallede bulunan sebillerde buz gibi meyve suyu ve limonatalar dağıtılırdı.  Ramazan ayı boyunca Sultanahmet meydanındaki Alman Çeşmesi musluklarından daima şerbet akardı. Günümüzde  bu adet Eminönü Belediyesi tarafından uygulanıyor.

Osmanlılarda Büyük konaklarda teravih namazı kıldıracak medrese talebeleri tutulurdu. Konakların namaz odaları olurdu ki orada sadece namaz kılınırdı. Konak halkından başka civardan isteyen herkes buraya gelebilirdi.

Evsizler, kimsesizler ve yoksullar da unutulmaz, onların da iftar ve sahur yemekleri davulcular ve bekçiler eliyle zengin konaklardan gönderilirdi. Hatta ramazan başlamadan dileyen zenginlerin konakları numaralanır, sırası gelen iftarını sahurunu hazırlayıp bekçi veya davulcu vasıtasıyla yoksullara gönderirdi. Ramazanın sahavetinden hayvanlar da nasipsiz kalmaz, iftar ve sahur artıklarından başka, özel olarak onlara yiyecek hazırlayanlar da yok değildi.
Osmanlıdan gelen hoş bir âdet de  Zimem defteridir. Bakkal, manav, kasap gibi esnafların tuttuğu borç defteri. Ramazanda zengin biri bakkala gelir ve zenginliği ölçüsünde “İlk 20 kişinin borcunu hesapla” der ve bu şahısların borcunu öderdi. Bazen de tek bir şahıs tarafından bu borç defteri kapatılırdı. Böylece fakirler borçlarından kurtarılırdı. Burada bir başka letâfet daha vardı ki, o da ne borçlu borcunu kimin ödediğini bilir, ne de ödeyen kimin borcunu ödediğini bilirdi. Böylece ne zenginde gurur, ne fakirde minnet olurdu. Ne kadar hoş bir zarafet…

Birçok konakta ve yalıda, mutfak ile misafir salonunun arasında kapı ve duvardan başka, menteşesi ortasında olan bir de dolap bulunurdu. Yemekler bu dönme dolabın raflarına konulur, dolap çevrilince yemekler misafir odasına alınırdı. Ardından boş tabaklar raflara dizilip, dolap tekrar çevrilir ve boş tabaklar mutfak tarafına geçerdi.
Osmanlının en güzel âdetlerinden biri de iftariyedir. Ancak bu adetin günümüzde adını bile bilen pek kimse kalmamıştır. Osmanlıda İftardan ve akşam namazından önce aperatif yenen kısa süreli oruç açma faslına iftâriye denirdi. İftâriyede hurma ve zemzemden başka, çörek, hoşaf, komposto ve reçel gibi hafif şeyler de olurdu. Akşam ezanı okununca iftâriye ile oruç açılır, akabinde akşam namazı kılınır daha sonra da yemek faslı başlardı. Böylece akşama kadar boş duran mide birden tıka basa doldurulmamış olurdu.
Osmanlı pâdişahlarının da uyguladığı bu âdet için Sultan İbrâhim tarafından Topkapı Sarayı havuzlu sofada yaptırılmış, altun kubbeli, boğaz ve haliç manzaralı İftâriye Kasrı’nın bu amaçla kullanıldığı söylenir. Osmanlıda,  Kız Kulesi,Galata Kulesi gibi yerlerde iftar yapmanın yanında Beyazıt Yangın Kulesinin tepesinde dahi iftar yapanlar olmuştur.

Sultan 4. Murat döneminde Bağdat’ın fethi esnasında son gülleyi atan top Saray-ı Hümâyun’da hususi bir dâireye yerleştirilmiş olduğundan dâimâ dolu durur ve sadece senede 1 defa Ramazan-ı Şerîfin ilânında atılırdı. Sultan 2. Mahmut zamanında iftar topu Kız Kulesi’nden ve Rumeli Hisarı’ndan atılırdı.

İftarlara mahsus diş kirası âdeti, yemeğe gelen misâfirlere, ev sahibi tarafından verilen para veya küçük hediyelerdi. İftara davet edilen şahıs, bir bakıma dişlerini ev sahibinin zevkine kirâya vermiş sayıldığından, ev sahibi bu kirâyı, misâfirlerini uğurlarken öderdi.Târihte ilk diş kirası veren, Fatih Sultan Mehmet Han’ın sadrazamı Mahmut Paşa’dır. Sadrazam Mahmut Paşa, pilava altın nohutlar koyarak şöyle demiştir: “Servete nâil olan kimsenin ağzında, cömertçe sarf etmek için altun bulunmalıdır.” İşte bu diş kirâsı adeti böyle başladı.

Benzer Konular

Yorumlar & Görüşler

Daha önce yorum gönderilmemiş. İlk yorumlayan siz olun!

Yorumunu Gönder

Son Yazılanlar